Onun ismini ilk duyduğumda üniversiteyi bitirmek üzereydim. Yan alan olarak seçmiş olduğumuz edebiyat bölümünde Yeni Türk Edebiyatı derslerine gelmekte olan Nurettin Öztürk adında bir hocamız vardı.
Onu çok önemserdi, bir kültürel milliyetçi olarak. O zamanlar okumaya niyet ettim. Bütün eserlerini edindim ama pek sıcak bulduğumu söyleyemem. Ardından geçen yıllar içinde birkaç kitap ve onun hakkında yazılan kısa yazılara dikkat kesildim. Son zamanlarda ise bir başka bağlamda hatırladı onu milliyetçiler. Ondan sonra düşünür çıkıp çıkmadığı meselesi üzerinden yapılan bir hatırlamaydı bu. Hatta öylesine sakatlayıcıydı ki sadece milliyetçilerden değil başka düşünce akımlarından da düşünür çıkmadığını ifade edecek kadar soncu bir bakışa sahipti. Oysa milliyetçiliğin kendi kısırlığıydı söz konusu olan. Yoksa başka akımların düşünürleri üretimlerine devam etmekteydi. Zaten onu konuşulur kılan hususlardan biri de doksanlı yıllarda artan ya da belirginleşen İslami görünümlerdi.
İSLAM KÜLTÜR VE TARİHİYLE YENİLENME
Erol Güngör kimdir, nasıl bir entelektüel lügate sahiptir, denilirse belki ona çok yakın olmayan bir düşünürden, Foucault’dan yardım almak gerekir. O yazarı bir teorinin, bir disiplinin ya da bir geleneğin yazarı olarak tanımlar. Bu tanımdan bir adım daha öteye gidersek onun gelenekten hareketle muhafazakârlığın kültürel kuruluşunu sağladığını belirtebiliriz. Yoldaşlarından yahut daha doğru bir tanımla ülküdaşlarından Yılmaz Özakpınar şöyle der: “Erol Güngör müstesna bir zihnî terkipti. Onda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sanatkâr ruhu, Yahya Kemal Beyatlı’nın tarih duygusu, Mümtaz Turhan’ın ilim zihniyeti ve Anadolu velilerinin ilhamı vardı.” O yüzden muhafazakâr milliyetçi “entelektüel sosyolojisi” oluşturmaya çalışanlar onu atlayamazlar. Türkiye’de muhafazakâr aydının düşünce serüveninin gelişim seyrini Erol Güngör’ün yazdıklarında yakalamak olanaklıdır. Bu açıdan bakıldığında Cemil Meriç’in düşünce gelişiminin de kısmen benzeri mecrada seyrettiği anlaşılabilir. Fakat Erol Güngör’den farklı olarak Cemil Meriç Marksizm eleştirisi ve diğer hususlarda Batılı kaynaklardan daha çok etkilenmiştir.
Eserlerinin tümünü Soğuk Savaş döneminde ve ağırlıklı olarak “bir taş vardı yolun ortasında/yolun ortasında bir taş vardı/bir taş vardı/bir taş vardı yolun ortasında” yaklaşımınca Marksistlere cevap verme ve bunu hiç unutmama kaygısıyla oluşturan Erol Güngör aslında derin bir dilemmayı yaşar. Yetmişli yıllarda katıksız bir MHP’lidir. Bir anlamda yarı-resmi ideologtur. Özellikle 1975`ten sonra sahip olduğu entelektüel cephaneliği İslam kültüründen ve siyasal tarihinden öğeler taşıyarak yenilemeye yöneldiğini, ancak bu çerçevenin MHP içinde pek hoş karşılanmadığını ve özellikle 1970`lerde İslam ve kültür meselelerine yaptığı vurgular nedeniyle, Romalı askerlerin Hıristiyanları kovalaması gibi belde silah komünist ve zaman zaman İslamcı avına çıkan MHP tabanı tarafından kenara itilen Güngör, seksenlere doğru ise tümüyle MHP ideolojisinden kopar, ama aynı zamanda yükselişe geçen İslamcılığa da yaklaşmaz. Bu yönüyle tarih görüşünü sosyolog Karl Manhiem’in “İnsan, cemiyetin sosyal ve tarihi yapısı hakkındaki en vazıh görüşe ya o cemiyet içinde yükselirken ya da düşerken ulaşır” sözüyle açıklamaya başlayan Erol Güngör, aynı zamanda bu sözle entelektüel amelini de taçlandırır.
HAYATINDAN SATIRBAŞLARI
25 Kasım 1938`de dört kardeşin üçüncüsü olarak tipik bir Selçuklu şehri olan Kırşehir’de dünyaya gelir. Babası adliye zabıt kâtibi Abdullah Sabri Bey, annesi Zeliha Gülşen Hanım’dır. Erol Güngör’ün şahsiyetinin oluşumunda hem babasının ailesinin hem de annesinin ailesinin etkileri büyüktür. Dedesi Kırşehir’de Ahi Tekkesinin son şeyhi aynı zamanda Ahi Evren Camii’nin imamı olan Hafız Osman Efendi’dir. Güngör’ün ağabeyi Hidayet Güngör, kardeşinin ölümünün üçüncü yılında Selçuk Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada Osman Efendi’yi şöyle anlatmaktadır: “… Büyükbabam Hafız Osman Efendi, Ahi Evran Camisi imamlığı yapıyor. Gençliğinde Sultan Hamid devrini görmüş, medresede zamanın eğitim ve öğretiminden nasibini almış, güçlü bir adam. Çok gezmiş, sesi güzel, kendisi son derece erkek yakışıklılığı içinde bulunan örnek bir insan tipi. Ermeni göçü sıralarında şehrin merkezinde iki katlı bir Ermeni konağını satın almış, dört kızını evlendirmiş, oğlu ile yani babamız ve onun çocukları olan bizlerle oturuyor.”
Güngör’ün babası Abdullah Sabri Bey, ortaokul mezunu olup zikredildiği gibi Kırşehir Adliyesinde zabit kâtipliği yapıyordu. Az konuşan, ağır başlı bir insan fakat bunun yanında da o derece nüktedan bir insandır. Ağırbaşlılık özelliğini babasından aldığı belli olan Erol Güngör, İstanbul’a geldikten sonra çeşitli kişi ve cemaatlerin sohbetlerine katılıyor, bilgi ve görgüsünü artırıyordu. Bu arada Yahya Efendi Dergâhı’na da devam ettiğini görmekteyiz. Kardeşi Erol Güngör’ün daha çocukluk yıllarında farklı biri olduğuna işaret eden ağabey Hidayet Güngör, bu hususu şöyle belirtiyor: “Erol bizden farklı bir yapıya sahipti. Daha fazla araştırıcı ve inceleyici idi. Ders dışındaki hayatını da okuma ve yazma esasına göre düzenlemiş bir okul öğrencisinin, fikir ve düşünce adamı olma yolunda ne kadar büyük mesafe alacağını tasavvur etmek güç olmadığı için daha lise çağında Erol’un ne olacağını sanki biliyor gibiydik.”
Erol Güngör’ün annesi Zeliha Gülşen Hanım okumaya son derece meraklı birisidir. Gülşen Hanım’ın babasının ismi Hakkı Demirsoy’dur, Güngör’ün kız kardeşi, Aysel Güngör’ün belirttiğine göre, Hakkı Bey’in mesleği berberlikti. Osmanlı-Rus savaşı dolayısıyla askere çağırılmış ve bir daha da haber alınamamıştır. Aysel Güngör, annesinin aile çevresini şöyle anlatmaktadır: “Annemin ailesinde okumaya çok meraklı insanlar vardı. Mesela dayılarım ve annemin dayıları onlar hep kalemiyle para kazanan insanlar olmuşlardır. Mesleği askerlik olan dayım Osman Demirsoy’un yazılmış, fakat basılmamış eserleri vardır. ”
HER ŞEYDE İKTİSAT
Erol Güngör’ün küçük yaşlarda okuma alışkanlığı kazanmasında Hafız Osman Efendi’den başka dayılarının kütüphanelerinin de önemli payı vardır. Erol Güngör’ün okul döneminde dedesi Hafız Osman Efendi ile edebi konularda sohbet ettiklerini Aysel Güngör şöyle anlatmaktadır: “Dedemle, Erol Güngör’ün konuşmaları aile içinde olurdu. Dedem akşamları bir beyit söyler ve ağabeylerimle tartışırdı. Mesela Kara Davut’u okurlardı, destan okurlardı. Akşamları evimizde, özellik dedem eski Türkçe divan okurdu. Daha sonra bütün aile fertleri sırayla divan okurdu. Annemin okuma merakı ve okuyan insanlara göstermiş olduğu ilgi, bütün aile fertlerini okumaya itiyordu. Akşam olunca yemekten sonra herkes kitap alır ve okumaya başlardı. Bu dönemde Erol Güngör de kendisini okumaya vermişti ve devamlı okumaktaydı.” Henüz ortaokul çağlarındayken Osmanlıca öğrenir, üniversite öğrencisi olmadan, yerli yabancı klasikleri hafızasına yerleştirir. Lise yıllarında mahalli gazetede başlayan yazarlığı, hayatı boyunca devam eder. Lise yıllarında Ziya Gökalp’i okur ve derinden etkilenir. Onu en çok etkileyen ise Hilmi Ziya Ülken’dir. İlhan Berk, Ercümend Özkan’la birlikte Erol Güngör’ün de hocası olur Kırşehir Lisesi’nde.
Ardından üniversite için arayışlara girer. 1956 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk bölümüne kaydolur. Burada Fethi Gemuhluoğlu vasıtasıyla Mümtaz Turhan’la tanışır, coşkun kaynak hayatı boyunca kıvrılıp akacağı geniş ve uzun yatağı bulur. Yine bu yıllarda aydınların müdavimi olduğu Küllük kafesinin müdavimlerinden olur. Burada Gemuhluoğlu ve Turhan yanında tarihçi Mükrimin Halil, Asaf Halet ile tanışır. Necip Fazıl ve Nihal Atsız’dan etkilenir. Mümtaz Turhan’ın teşvikiyle Hukuk Fakültesinden ayrılıp İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kaydını yaptırır. Erol Güngör’ün ilk izlenimde soğuk ve az konuşan görünümü, onun sözü israf etmemesiyle alakalıdır. Onun bu vasfı ailesinden gelen bir hususiyet olduğu gibi, aynı zamanda üniversiteden itibaren yaşamında mühim bir tesiri olan Hocası Mümtaz Turhan’ın da bir hususiyeti idi. Erol Güngör’ün az konuşma özelliğini kardeşi Aysel Güngör şöyle anlatıyor: “Abim, hocası Mümtaz Turhan’da en çok beğendiği özellik olarak az konuşmasını belirtirdi. Ben konuştuğumda, bana, biz kalkınma çabasında olan bir ülkeyiz, onun için her şeyde iktisat sözde de iktisat, derdi.”
SOSYAL PSİKOLOJİ PROFESÖRÜ
Fakülteden mezun olduğu 1961 yılında tecrübî psikoloji kürsüsünde asistan olur. Bu sırada Türkiye’de yeni yeni gelişmekte olan sosyal psikolojiye yönelir. Bu disiplinin önemli eserlerinden Krech ve Crutchfield`in “Sosyal Psikoloji” kitabını Türkçeye çevirir. “Kelâmî Yapılarda Estetik Organizasyon” adlı teziyle doktor, “Şahıslar Arası İhtilafların Çözümünde Lisanın Rolü” konulu teziyle doçent, “Değerler Psikolojisi Üzerine Araştırmalar” adlı teziyle sosyal-psikoloji profesörü olur (1965, 1975, 1978).
1966`da ABD Colorado Üniversitesinden tanınmış sosyal psikolog Kenneth Hammond`un daveti üzerine Amerika`ya gider. Bu üniversitenin Davranış Bilimleri Enstitüsünde milletlerarası bir heyetin araştırmalarına katılır. Sosyal psikoloji ders ve seminerlerini yürütür. Döndükten sonra Devlet Planlama Teşkilatı, Millî Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı’nın çeşitli komisyonlarında görevler alır.
Ciddi ilk yazısı olarak gördüğü o zamanki Milliyet’te, Ulunay’ın sütununda yayınlanan tenkit yazısı Kırşehir’de önemli bir ilgi uyandırmıştır. Akademik çalışmalarının yanı sıra günlük fıkralar ve makaleler yazar. 1960’ların ortalarında çıkan Yol dergisi seviyeli bir haftalık dergiydi. Erol Güngör’ün bu dergideki yazılarının Marksizmin tenkidi niteliği taşıdığı görülür. Yazıları Türk Yurdu, Klinik Sempozyum, Hisar, Türk Birliği Dergisi, Töre, Türk Kültürü, Milli Eğitim ve Kültür, Milli Kültür, Konevî, Toprak ve Diriliş dergileri ile Millet, Her Gün, Yeni Düşünce, Yeni Sözcü, Yol, Ayrıntılı Haber, Yeni İstanbul ve Ortadoğu gazetelerinde yayınlanır. Aynı tarihlerde “Türk Edebiyatı”nda da edebi yönü güçlü makale ve çeviri yazılarını kaleme alıyordu.
İLİMDE DE AHLAKTA DA MUHTEŞEM BİR DAĞ GİBİYDİ
1974–77 yılları arasında Ortadoğu gazetesinin başyazarlığını yapar. Güngör bu gazetedeki başyazılarında günlük politikaya da temas ediyordu, ama yazıları o güne kadar karşılaştığımız günlük politika yazılarına benzemiyordu. O ne objektiflik endişesiyle hiçbir fikri beyan etmeyen çoğu defa sadece olayları özetleyen yazarlara benziyor; ne de bir politikacıdan farklı davranan yazarlar gibi yapıyordu. Günlük politik meseleleri sosyal ilimlerin, tarihin ve milli kültürün süzgecinden geçiriyor, sonra da öz ve anlaşılır biçimde yazıya döküyordu.
Kendisini çok iyi tanıyan ve bir “üstad” olarak tarif eden Weberyen Batı rasyonalizminin müridi Taha Akyol, Erol Güngör hakkında şöyle söylemektedir: “Erol Güngör, ilim ve tefekkürde nasıl henüz eteklerine bile ulaşamadığımız bir muhteşem dağ idiyse, karakter ve ahlakta da öyleydi. Herkes bilirdi ki Erol Güngör bir ikbalperest değildi, takdiri de tenkidi de hiçbir hesaba dayanmazdı. Bir sosyal psikolog ve sosyolog olarak siyasi meseleler hakkında yazdığı halde asla politize olmamış, ilmin siyasetten üstün olduğunu âlimin vakarının, siyaset rüzgârlarının karşısında bir yüce dağ silsilesi gibi dikilmesi gerektiğini kendi hayatıyla ortaya koymuştu. Tabi ki siyasi kanaatleri vardı, ama siyaseti sevmemişti, baskı ve çirkefli saldırılardan yılmamıştı. O, Kültür Bakanlığına veya Kültür Müsteşarlığına bir değerli eseri yayınlatmayı her şeyden önemli bilirdi.”
1980 sonrasında kurulan YÖK tarafından Selçuk Üniversitesi rektörlüğüne tayin edilir. Bu vazifesini yürütmekte olduğu sırada, henüz sadece on aylık rektörken 24 Nisan 1983’te geçirdiği bir kalp krizi sonrasında hayata gözlerini yumar.
ZİHİN HARİTASININ KODLARI
Beşir Ayvazoğlu’nun ifadesiyle Erol Güngör, Türk aydınının “proto-tipi”dir. Derin bilgi ve tecrübe sahibi bir akademisyen olma vasfının yanında o, milliyetçi entelektüel hayatta yeri doldurulamayacak bir mütefekkir, hafızalardan silinmeyecek bir kültür adamıdır. Çağdaş bir milliyetçiliğin kurulabilmesi için zihninin ve zamanının bütün imkânlarını feda etmiştir. Ciddiyetinden ve seviyesinden taviz vermeden içinde yaşadığı toplumun tarihini, düşünce verimlerini ve kültürünü iyi bilen bir sosyologun neler üretebileceğini yaptığı çalışmalarla gösterir.
“İdeoloji” yerine fikir sahibi olacak bir nesli yetiştirmek için edebî ve ilmî tüm birikimini sarf eder. Bir yanıyla yerliliğin kaynaklarını, diğer yanıyla dünyayı kucaklar. Bir yandan sahasında meydana gelen ilmî gelişmeleri yakından takip eder, diğer yandan kültürün değişik boyutlarına hâkim bir entelektüeldir. Sadece entelektüel değil, sade, akıcı ve anlaşılır bir üslubu derinliğiyle birleştirebilmiş bir yazardır. Bu yanıyla muadili olan diğer milliyetçi muhafazakâr entelektüellere nazaran somut bir sosyolojik perspektife sahip, Soğuk Savaş’a özgü milliyetçi muhafazakârlığın fazlasıyla tepkisel ve statik boyutlarının barındırdığı riskleri fark ederek; milliyetçi muhafazakâr fikriyatın giderek tıkanan ve donuklaşan durumunu aşmaya çalışan bir zihni arayışa sahiptir. Bu çizgileri oluşturan sosyolojik, epistemolojik, ideolojik ve politik motifleri ortaya koymayı denediğimizde Weberyen Batı rasyonalizminin ve pozitivist bilimci yüceltimin hayranı olan ve bu unsurların Türk sağına tahvil edilmesi adına “ilmi milliyetçilik” kavramını ortaya koyan, muhafazakâr modernleşme ethosunun ontolojisini ve bilimsel sınırlarını çizen Mümtaz Turhan, Erol Güngör’ün zihin haritasının oluşumuna katkısı oldukça fazladır.
Güngör’ün Türk sağında ender örnekleri olan özeleştiri uğraşlarına rağmen milliyetçi muhafazakâr ortodoksiyi aşamasının nedenleri iktidar ve entelektüeller arasındaki girift ilişkilerde aranmalıdır. Güngör’ün milliyetçi muhafazakâr ortodoksiyi aşamamak bir yana bu anlayışın en doktriner ve uç yorumu olan Türk-İslam sentezini savunan Aydınlar Ocağı’nın bir üyesi olmasının, “korporatist entellektüellere özgü ayrıcalıkları yeniden üretme veya bunları sahiplenme eğilimden bağımsız görülemeyeceği açıktır.” Esas itibariyle Güngör’ün önemi, Soğuk Savaş döneminde Türkiye sağının iki önemli ve rakip yorumu olan milliyetçi muhafazakârlık ve muhafazakâr modernleşme çizgisinin 1980’lere gelindiğinde toplum kesimlerinin varoluş ve kimlik krizlerine dair ikna edici yanıtlar üretememesinde kendini ifşa eder.
HER ŞEY ELEŞTİRİLEBİLİR, DEVLET HARİÇ!
Din algısı daha çok Parsons etkisindedir. Onun için dini bir sosyal sistem olarak ele alır. Bu bakışı doksanlı yıllarda onun daha çok okunmasının da asıl nedenidir. Şimdi, geçmiş ve gelecek arasında kopuş görmeyen Erol Güngör, geçmişe hasretle bakmanın ve sık sık geçmiş üzerinde durmanın bugünden duyduğumuz sıkıntının ve gelecekten duyduğumuz kaygının bir uzantısı olduğunu ifade eder. Bu bağlamda gelecekten ve bugünden ne anlaşıldığı üzerinde durarak konuya yaklaşır. İnsanın zihnindeki ve özlem duyduğu geçmiş “sübjektif geçmiş”tir. “Böylece, bilmediğimiz veya benimsemediğimiz bir tarih bizim için geçmiş(mazi) olamaz. Bugün dediğimiz şey ise genellikle insanın hayatında geçmişle karşılaştırılan kısmıdır. Gelecek ise içinde bulunduğumuz andan itibaren bilinmeyen bir sona, fakat genellikle kendi hayatımızın sonuna kadar uzanan zamandır. Bu zaman parçalarındaki olaylar bizim mazi veya tarihle olan ilgimizin belirlenmesinde asıl rolü oynar.” Öte yandan her toplumsal kurumun eleştirilebileceğini ama devletin eleştirilmeyeceğini ifade ederek milliyetçi ontolojiye bağlılığını da ortaya koymuş olur. Ama kimse bilmek istemez bunu nedense. Bitmek tükenmek bilmeyen bir kültürel ya da iktidar genetiğidir bu.
Gün gelir herkes ölür. Gün gelir buyurulandır ölüm. Yalnızca ölmek, hiç kaçış olmaksızın…“Kimin umurunda yaşlanmak, nedir yaşlılık” diyemeden kırk beş yaşında (1983) bu dünyadan, özellikle milliyetçi fikriyat bakımından arkasında doldurulması imkânsız bir boşluk bırakarak bildiğimiz edebi yurda gitti. Onun yokluğu Türk sağının ve Türk milliyetçiliğinin can damarlarından birinin kesilmesi olmuştur.
26.04.2010
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder