19 Ekim 2013 Cumartesi

Aliya İzzet Begoviç

aliyaizzet
Aliya Izzetbagoviç, 8 Agustos 1925 yilinda Bosna-Hersek’in Samaç kasabasinda dünyaya geldi.

Osmanli ordusunda subay olan dedesi Aliya, 1868’de Belgrad’dan Samac kasabasina tayini üzerine, burada toprak satin alarak yerlesti.

Osmanli Sultani Abdulaziz döneminde bu bölgeye Sirplarin baskilarindan kaçan müslüman ailelerin yerlesmesi üzerine kasaba Aziziye adini aldi.

Aziziye’nin daha sonraki yillarda Hirvat milliyetçileri tarafindan isgal edilmesi üzerine müslümanlar buradan göçe zorlandilar, Aliya’nin ailesi de 1927’de Saraybosna’ya yerlesti.

Dinî terbiyesini, önce ailesinden, özellikle de annesinden alan Aliya, mahalle camisindeki sabah namazlarini ve hocanin okudugu Rahman suresini unutamadigini söylemekte, daha sonraki yillarda ise Ali Mütevellic’in yazdigi “Islam Isiginda” adli eseri ile Osman Nuri Haciç’in “Hz. Muhammed ve Kur’an” isimli eserlerinin, Islam’i anlamasinda önemli rolünün oldugunu ifade etmektedir.

Bir yanda, Hirvat Ustasalarinin , diger yandan Sirp Çetniklerinin saldirilari karsisinda Müslüman Bosnak halki, her seylerini birakip belli bölgelere çekilmisti.

Müslüman Bosnak halkinin varligini korumak amaciyla II. Dünya Savasindan önce, Bosnak, Arnavut ve diger Balkan müslümanlari tarafindan kurulan ’Mladi Muslimani’ ‘Genç Müslümanlar Teskilati’ kisa zamanda Avrupa’da örgütlenmeyi basardi.

Ortaögrenimini Saraybosna’da tamamlayan Aliya, henüz 16 yasindayken, yani II. Dünya Savasi sirasinda “Genç Müslümanlar Teskilati”ne üye oldu. Belgrad Üniversitesi’ne devam eden ve teskilatin önde gelenlerinden Tarik Muftiç, Esad Karadozoviç, Nusret Basagiç ve Emin Granov’la tanisti.

Aliya, Almanya’nin yardimiyla 1941’de kurulan Bagimsiz Hirvat Devleti’nin isgali altinda bulunan Saraybosna’da 1943’te liseyi bitirdi.

Hirvatlarin Aliya’yi askere almak istemesi üzerine Saraybosna’dan Gradaçac’a kaçti. O zaman kuzeydogu Bosna’nin bir kismini Müslüman milisler, diger bir kismini Sirp Çetnikler kontrol altinda tutuyordu.

1945’te Partizanlar (Tito’nun ordusu) Saraybosna’ya hakim olunca Aliya Saraybosna’ya geri döndü. Sirplar tarafindan zorla askere alindi.

Ikinci Dünya Savasi’ndan hemen sonra, henüz askerligi bitmeden 1 Mart 1946’da tutuklandi.

Iddianame’de Genç Müslümanlar Teskilati üyesi olmak, Tito’nun fikirlerini elestirmek ve onun fikirlerini devletlestirmek isteyen savasci önderler kabul edilen Partizanlar’a karsi muhalefet olusturmak ve Sovyet karsiti gizli propaganda yapmak gibi iddialar yer almisti. 1946 -1949 yillari arasinda Zenitsa, Stolac, Bele Cezaevi’da yatti.

Hitler ile isbirligi yapan Hirvat Ustasa’lari ile Sirp milliyetçiligini temel esas alan Draja Mihailoviç önderligindeki Çetniklere karsi elde edilen zaferden sonra devletini kuran Josef Broz Tito Yugoslavya topraklari içindeki müslüman nüfusun varligindan korkuyordu.

Müslümanlari yeni rejim içinde eritmeyi hedefleyen Tito, bu görüse engel olan tüm teskilatlari yasaklamis ve üyelerinin mahkum edilmesini emretmisti. Baslatilan bu kampanya sonucu cezaevleri müslümanlarla doldu.

Mladi Muslimanií (Genç Müslümanlar Teskilati) öncüsü çok sayida kisi agir cezalara çarptirildi.

Aliya’da Islamcilik suçlamasiyla 1949 yilinda bes yil agir hapis cezasina çarptirildi. Hapisten çiktiktan sonra, hukuk, ziraat, sanat ve bilim konularinda egitim gördü.

25 yil avukatlik ve bir insaat firmasinda yöneticilik yapti. “Genç Müslümanlar” teskilatinda aldiklari karar dogrultusunda, dinî egitim almaya baslayan Aliya Izzetbegoviç, Yugoslavya’da yayinlanan birçok dergi ve gazetenin yanisira, Islam dünyasinda da yazilar nesretti.

Bütün dünyada büyük bir yanki uyandiran en önemli eserleri 1970 yilinda kaleme aldigi ve dünya Müslümanlarini dirilise ve direnise çagiran “Islam Manifestosu” ile büyük kismini cezaevinde yazdigi ve 1980 yilinda tamamladigi “Dogu ile Bati Arasinda Islam” adli kitaplaridir.

Islami ve mücadele suurunu Mevdudi, Seyyit Kutup, Hasan El Benna ve Fazlurrahman gibi âlimlerin kitaplarindan edindigini belirten Izzetbegoviç’in entellektüel birikiminin zenginligini ve derinligini "Dogu ve Bati Arasinda Islam" adli eserinde görülmektedir.

Agustos 1983’te “Islam Manifestosu” kitabi delil gösterilerek birçok müslüman aydinla birlikte tutuklandi ve Mladi Müslümani örgütü yeniden örgütlemek suçlamasiyla 14 yil hapse çarptirildi.

Önce 12, arkasindan 9 yila indirilen cezasi, 1987’de, ‘yaptiginin hatali oldugunu söylemesi’ neticesinde çikarilacagi ifade edilmesine ragmen bu teklifi siddetle reddetti.

1988’de ise uluslararasi baskinin da etkisiyle ve Yugoslavya`nin dagilma süreci sirasinda ilan edilen af sonucu özgürlügüne kavustu.

1989’da, dogu blokunun dagildigi yil hapisten çikti. Henüz hapisteyken komünist blogun dagilacagini ifade eden Aliya, yakin arkadaslariyla beraber bu durumun kritigini yapmisti, nitekim çiktiktan bir müddet sonra Mart 1990 yilinda sanatçi arkadasi Saffet Iseviç ismini koydugu “Demokratik Hareket Partisi - Stranka Demokratske Akcije” SDA’yi kurdular.

Oybirligi ile ilk baskani seçilen Aliya, ölünceye dek genel baskan olarak kaldi. SDA Yugoslavya tarihinde en hizli örgütlenen parti oldu.

Henüz Bosnak, Sirp ve Hirvat ayriligi olmamisken, Yugoslavya’da yüz küsur parti vardi. SDA’nin kazandigi zaferler sayesinde Islam yeniden hayat bulmaya basladi.

Ilk seçimde oylarin % 33’ünü alarak 130 sandalyeli parlamentoda 42 Milletvekilligi kazandi. Bu Müslüman Bosnak halkinin ilk demokrasi zaferi oldu. Kisacasi yok edilmek istenen bir halkin kimligini ayaga kalkti.

1990 yilinda Islam Manifestosu`nu yeniden bastirdi. Bu kitap Izzetbegoviç`in Islâmi kimliginden ziyade, siyasi kararliliginin ve mücadelesinin bir simgesi oldu.

(6 cumhuriyet)

1991’de dagilma sürecine giren Yugoslavya’da Hirvatistan, Slovenya ve Makedonya parlamentolari bagimsizliklari resmen ilan ettiler.

Bunun ardindan, bir zamanlar devletin ortak ordusu olan “Yugoslavya Halk Ordusu” (JNA) kisa sürede Sirp ordusuna dönüserek önce 27 Haziran’da Slovenya’ya, sonra da Hirvatistan’a saldirdi.

3 Mart 1992 gerçeklesen referandumun sonuçlarindan yola çikilarak, Bosna-Hersek’in bagimsizligi ilan edildi. Söz konusu referandum Bosnali Sirplar tarafindan boykot edilmisti.

6 Nisan 1992 Avrupa Toplulugu Bakanlar Konseyi Bosna-Hersek’in bagimsizligini tanidi. Ayni gün Bosna Savasi basladi.

Izzetbegoviç, savasin ardindan, Bosna-Hersek’in Yugoslavya’dan bagimsizligini kazanmasinda büyük bir rol üstlenmis ve Bati dünyasi ile Islam ülkelerinin destegini kazanmisti.

Kasim 1990’da ikinci tur seçimlerde yüzde 44 oyla Bosna-Hersek’in ilk devlet baskani seçilen Izzetbegoviç, bu görevi 2000 yilindaki üçlü devlet baskanligi dönemine kadar sürdürdü.

Müslüman Bosnak, Hirvat ve Sirplardan olusan taraflar kadar Dayton antlasmasina imza koyan garantör ülkeler de, seçimin sonucunu merak ediyorlardi. 14 Eylül 1996’daki seçimlerde 24 ayri parti ve bagimsizlarla birlikte 3398 aday yaristi.

En çok oyu toplayan Aliya ikinci defa Cumhurbaskani seçildi. Sirp ve Hirvatlar tarafindan bölgeden kovulmak istenen müslümanlar verdikleri onurlu direnis sonunda hem bu bölgede kalmayi hem ülke yönetimini yeniden ele geçirmeyi basardilar.


Aliya 1998’e kadar Cumhurbaskanligi yapti. 13-14 Eylül 1998’da yapilan Devlet Baskanligi seçiminde Aliya’nin sahsinda müslüman Bosnak halki bu zaferi yenilemis oldu.

Özgür ve Demokrat Bosna Hersek adi altinda SDA (Demokratik Eylem Partisi), ZABIH (Hersey Bosna Için Partisi) ve LP (Liberal Parti)’den olusan seçim koalisyonu Aliya’yi Devlet Baskanligina aday gösterdi. Aliya Bosna Hersek Cumhurbaskanlik Konseyi Baskanligina seçildi.

Sirp aday Zivko Radisik ve Hirvat aday Ante Yelaviç, Aliya’ya yardimci olarak seçildiler.

Böylece Aliya, halki tarafindan kabul bulmus karizmatik lider oldugunu bir kere daha isbatlamis oldu.

Izzetbegoviç daha önce yaptigi açiklamalarda istifa gerekçesinin sadece saglik sorunlari olmadigini, Avrupa’nin kurdugu Bosna yönetiminin Müslümanlar’a baski uyguladigini ve kabul edilemeyecekleri tavizlere zorladigini dile getirmisti.

Cesaret ve kararliligiyla hemen herkesin dikkatini üzerinde toplayan Izzetbegoviç, bütün baskilara ragmen boyun egmeyen ve inandigini hiç çekinmeden her yerde savunan bir insandi.

Islamî kimligini her zaman ve mekanda sergilemekten çekinmeyen, inancindan taviz vermeyen bir sahsiyet idi.

Bu tavrini mahkemelerde yargiçlara karsi oldugu gibi birçok uluslararasi kurum ve kuruluslarin düzenledigi toplantilarda da ortaya koymustur.

Evet, o genç yasta baslattigi mücadelesini, asimile edilmek istenen milletini, Islam kültürüyle ayaga kaldirmaya çalisti.

Bu yüzyilin baslarinda Hind yarim kitasinda nasil Muhammed Ikbal Dogu Islami’nin derin ve siirsel bir solugu oldu ise, onun gibi ayni yüzyilin sonlarinda Izzetbegoviç de Bati Islami’nin solugu olmaya aday bilge bir kisiliktir.

Izzetbegoviç yakin tarihimizin en önemli ve seçkin Müslüman bilge düsünürlerinden biridir.

Mütevazi, ama onurlu bir kisiligi vardi. Elestiriye açikti. Hayati boyunca, ALLAH’a ve Islam’a göre sekillenen sahsiyetiyle, kendine olan güveniyle hep dik durmustu.

Aliya, mücadelesi ve siyasi kararliligi nedeniyle tüm Müslümanlarin kalbinde taht kurmustu.
Aliya, SDA’nin Genel Kurulu’ndaki veda konusmasinda sunlari söylüyordu:

"Bu günleri gösteren yüce Allah’a hamd ediyorum. Tarihimizi kanimizla yazdik. Evlerimiz yakilip yikildi.

Düsmanlarimiz mert degildi, alçakça katliamlar yaptilar. Yapilan katliamlari dünya simdilerde ortaya çikartilan toplu mezarlardan anlamaktadir.

Bu gerçekleri haykirmistik, duyan olmamisti. Tüm acilara ragmen çok sükür ayaktayiz. Yikilan ev ve camilerimizi yeniden insa ettik. Sehitlerimizi rahmetle aniyoruz.

Onlarla insallah cennet’de bulusacagiz, onlari Allah’in ve meleklerinin huzurunda sanli direnislerinden dolayi kutlayacagiz.

Gelinen noktada hersey bitmis degil, yeni basliyoruz. Baslattigimiz mücadelede eksiklikler olmasina ragmen bir yerlere geldik.

Bundan sonra görev sizlerindir. Ilerleyen yasim ve sihhatim nedeniyle aktif siyaseti birakiyor, bir nefer olarak ömrümü halkima hizmet etmek isteyen siyasilere destekle yasayacagim.

Allah’a hamd ediyorum ki bugün elimdeki dalgalanan bayragi teslim edecegim inanmis yüzbinler var.

Artik Bosna Hersek hür ve bayragimiz kendi topraklarimizda dalgalaniyor. Selam sana ey halkim."

“Çektigimiz zulümleri imanimizla gögüsledik”, “Hayat kisa degil, ben onu uzun buluyorum.” diyen, Islam dünyasi için bir model lider olan Bilge Kral Aliya Izzetbegoviç, 78 yasinda Saraybosna hastanesinde 19 Ekim 2003’te vefat etti

Bir mücadele adamı Aliya İzzetbegoviç’in ardından - Mehmet Koçak / Yeni Akit

Mehmet Koçak / Yeni Akit


19 Ekim 2013 Cumartesi 
 
Ölümünün 10. yıl dönümünde Bosna-Hersek’in kurucu Cumhurbaşkanı Merhum Aliya İzzetbegoviç’i rahmet, minnet ve şükranla anıyorum.

Bir “yabancı” devlet adamının kendi ülkesi dışında bir çok ülkede anılması gerçekten de çok anlamlıdır. Onu anmamıza vesile olan ve onu “yabancı değil” bizden biri kılan hiç şüphesiz onun hayatı ve mücadelesi oldu.

Birileri onun için “Bilge Kral” diyerek sözde onu övmeye çalışıyorlar. Ancak Krallık ve bilgelik yan yana bulunmaz. Kendisinde bilgelik bulunan İzzetbegoviç’e ise krallık hiç yakışmaz.

 O kral ve krallıklara karşıydı. O bireyin özgürlüğü ve adaleti savunduğu gibi demokrasiyi en iyi yönetim şekli olarak benimsemişti.

Merhum Aliya İzzetbegoviç kendisini ise şöyle tanımlıyordu:

“Dinî açıdan Doğu’lu, eğitim bakımından Batılı’yız. Kalben bir dünyaya, aklen diğerine ait bulunuyoruz... Bana gelince. Ben Avrupalı Müslümanım.

Tek dinli, tek kültürlü Avrupa isteyenler Sırp ve Hırvatları kışkırtıp bizi bu topraklardan ya kovmak yada kendilerine mahkum etmek istiyorlar.

Her şeye kadir olan Allah’a and olsun ki köle olmayacağız”

O SAMİMİ BİR MÜSLÜMAN

Aliya; bir hukukcu, bir araştırmacı bir mütefekkir ve bir devlet adamıydı. Bütün bu özelliklerinin yanında onu bizim gönlümüzde büyüten samimi bir Müslüman oluşuydu. O şöyle diyordu: “Kur’an edebiyat değil, hayattır; dolayısıyla O’na bir düşünce tarzı değil, bir yaşama tarzı olarak bakılmalıdır.

Ben bir Müslümanım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslam davasının bir neferi olarak telakki ediyorum ve son günüme kadar da böyle hissedeceğim.

Çünkü İslam benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı; dünyadaki Müslüman halklar için daha iyi bir gelecek vaadinin ya da umudunun, onlar için onurlu ve özgür bir hayatın, kısacası benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin adıdır.”

Boşnak Müslümanları toplu katliamlara tabi tutan Sırp ve Hırvat canilere karşı kendi halkına şöyle seslenmişti:

“Nefrete nefretle cevap vermeyin. Bosna için nefret çıkmaz sokaktır. Nefret sadece bizim ruhlarımızı zedelemiyor, Bosna’nın özünü de zedeliyor.

Bize yapılan soykırımı unutursak bunu bir daha yaşamaya mecburuz, size asla intikam peşinden koşun demiyorum ama yapılanları da asla unutmayın!

 Kısacası; geleceğimizi geçmişimizde aramayacağız. Kin ve intikam peşinde koşmayacağız.”

Aliya: Dayton anlaşmasına giderken Avrupa basınına verdiği demecinde:

“Ben Avrupa’ya giderken başım önümde eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık.

Oysa onlar yani Avrupalıların desteklediği Sırplar ve Hırvatlar bunların tamamını yaptılar. Hem de Batı’nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına.”

EMEKLİ MAAŞIYLA GEÇİNİYORDU

Mutevazı evinde sadece emeklilik maaşıyla geçiniyordu. Son ânına kadar sâde bir hayat yaşadı...

Arkasından mal ve mülkler bırakan bir lider değil, halkına hürriyeti kazandıran örnek bir mücadele ve ışık tutan eserler bıraktı.

O en zor şartlarda bile adâletin üstünlüğünü esas alan bir ahlâk anlayışıyla düşmanları üzerinde bile, saygı uyandırmıştı...

Asla, kin duygusuna kapılmayan; hep, iyiliğin ve ahlâkın, adâletin gerçekleşmesini gözetleyen bir fazîlet timsali olarak parladı.

Gizliliği, entrikayı sevmezdi. Açık ve şeffaf olmayı önerirdi. Hesap vermekten kaçınmazdı. Makam ve mevki onun için inanç ve ideallerini gerçekleştirme yolunda bir amaç değil, bir araçtı.

Mutevazı ancak onurlu bir kişiliği vardı. Eleştiriye açıktı, tartışmayı severdi. Ancak haksızlığa tahammülü yoktu.

Hayatı boyunca, Allah’a ve İslama göre şekillenen şahsiyetine, kendine olan güveniyle hep dik durmuştu.

Son yıllarında ise, gençlerin yolunu açmak için, huzur içinde makamını güven duyduğu genç kadrolara bıraktı ve onlara tecrübeleriyle yardımcı olmayı sürdürdü..

ONU HEP UZAKLARDAN DUYARDIM

Genç bir gazeteci olarak dış politikaya yeni yeni ilgi duymaya başlamıştım. Balkanları dergi ve kitaplardan öğrenmeye çalışıyor, Almanya ve İsviçre başta olmak üzere, Balkanlardan gelenlerin kurdukları teşkilatlara giderek bölge ile ilgili bilgi alıyordum.

Yugoslavya’yı meydana getiren Cumhuriyetlerden Hırvatistan, Bosna Hersek, Kosova, Sancak ve Makedonya’dan kaçarak Avrupa ülkelerine sığınan siyasi öncülerle buluşup siyasi faaliyetleri öğreniyor ve örgütleri tanıyordum.

Bosna müslümanlarının mücadeleleri sözkonusu olsun da, Aliya İzzetbegoviç adı zikredilmesin; mümkün değil.

Halkına kendini adamış, inanmış samimi bir müslüman olduğu için defalarca mahkemeye çıkarılmış, 9 yılını zindanda geçirmiş olan bu ‘İslamcı lider’ hep sembol isimdi.

Bosna iç savaşında 4 yılım Bosna Hersek’te geçtim. Defalarca onunla buluşmak ve sohbetlerinde buluşmak nasip oldu.

Onun sohbetlerinden ve eserlerinden çok şeyler öğrendim. Sabrı, kararlılığı, ilkeli duruşu ve de dürüstlüğü beni derinden etkilemişti.

Onu yakinen tanıyıp hasbıhalde bulunmak nasip olduğu için kendimi şanslı hissediyorum.

Mekanı cennet olsun, ruhu şad olsun…

İz Bırakanlar : Zorlu lider, zor yıllar Aliya İzzetbegoviç - Ahmet Sırrı Arvas


Slav sosyalizmi, bağımsızların liderliği, kış olimpiyatlarına evsahipliği, halkların kardeşliği, inançlar mozaiği filan... Hepsi yalan.

Yugoslavya'da Tito diye bir diktatör vardır o kadar. Nitekim efsane â?? Mareşal'in ardından fay hatları ortaya çıkar ve ülke yırtılmaya başlar.

"Büyük Sırbistan" sloganıyla yola çıkan Miloseviç ırkçı katilin tekidir, Rumlar, Ruslar, Bulgarlar ısrarla arkasında durur, İngilizler ve Fransızlar ise kullanmaya bakarlar. 
 
Miloseviç Avrupa'nın 4'üncü büyük ordusuna sahip olmasına rağmen Katoliklere dokunamaz. 
 
Misal, Almanya ve Avusturya'ya yakın duran Slovenlerle takışmaktan kaçar. Hırvatlara bulaşırsa da Macar ve Polonya desteği alan Zagrep sert çıkar. Arnavutlar ise yırtıcı ve savaşçıdırlar, yanıbaşlarında Arnavutluk gibi bir devletleri vardır ve ne zaman ne yapacakları hiç belli olmaz. 
 
Makedonya kendi içinde de bölük pörçüktür, Cumhurbaşkanı Gligorov hadiselerden uzak durur, etliye sütlüye karışmaz. Peki ya Boşnaklar?

Uyuyan yılan

Belki silahların çekilip, şarjörlerin sürüldüğü bir dönemde Makedonya gibi kenarda dursalar...

Ama Aliya, Batılılara çok güvenir ve 20'nci yüzyıl Avrupa'sında kan dökülemeyeceğini sanarak büyük bir hata yapar. İkinci hatası Arapların ve İranlıların kendilerine yardım edeceklerini ummasıdır. 
 
Hasılı o hengamede referanduma giderek uyuyan yılanı uyandırır, durup dururken "yemin ediyoruz, köle olmayacağız" diye haykırarak hem Sırpların, hem Hırvatların nasırına basar. 
 
Evet ufak tefek de olsa çatışma kaçınılmazdır ama Sırplarla Hırvatlar birbirini yerken girdaba atlamanın mantığı anlaşılamaz. 
 
Tecrübeli siyasetçiler bu çıkışı "yersiz ve zamansız" bulurlar, Nitekim Lord Karington, onu kenara çeker, "Sırplar saldırırsa ne yapacaksınız" diye sorar. 
 
Aliya bir devlet başkanının en zor terennüm edeceği kelimeyi ölçüp biçmeden kullanır, liseli militan heyecanıyla "savaşacağız" der ve ok yaydan çıkar...

Evdeki hesap...

Ah be iki gözüm, devir kılıç mızrak devri olsa tamam, iyi de İgman Dağına yerleşen keskin nişancılar hayvan gibi insan avlar, çoluk çocuk ayırmazlar. 
 
Şu eve bir uçaksavar mermisi, şu pazar yerine bir havan... 
 
Hiç riske girmeden şehri kana boyarlar. Eşi menendi bulunmayan Saraybosna Kütüphanesinde onbinlerce yazma eseri (çoğu Fatih ve Kanuni devrinden kalma) cayır cayır yakarlar. 
 
Mostar gibi bir köprüye bile kıyar, taşrada ne kubbe ne minare bırakırlar. Bine yakın cami hedef olur, çoğu tekrar yapılamaz.

Sırplar, fütursuzca ilerlerken, Aliya'nın güvendiği dağlara kar yağar. BM ve Barış Gücü katliamlara alenen göz yumar. 
 
Nitekim 200 bin sivili öldüren canileri zaman aşımına bırakır, AİHM hepi topu on küsur (güler misin ağlar mısın) savaş suçu davası açar.

Dost bildikleri

Ortalık karışınca Aliya'nın büyük ümitler bağladığı Arap ülkelerinden çıt çıkmaz. 
 
Güya direnişi desteklemeye gelen birkaç militan da reformist fikirleri ve tuhaf tavırlarıyla milletin kafasını bulandırırlar. Sırplar çemberi daraltırken, onlar oturur Osmanlı düşmanlığı yaparlar.

Şimdi birilerinin "sen bilge kral hakkında nasıl böyle konuşuyorsun" dediklerini duyar gibiyim. 
Efendim zarafeti, nezaketi... Bunlara kimsenin itirazı yok ama devlet adamlığı öncelikle tecrübe arar. Savaşı savaşçılardan ziyade analar, çocuklar ve genç kızlar yaşar. 
 
Tecavüze uğrayan yavrucakların sayısı onbinleri aşar, bu utanç yüzünden çoğu canına kıyar. Öyle ya dövüşü göze alan önce ordu kurar, tankla çakaralmaz tokuşturmaz.
 
Hem bu bölgede yetişen bir lider, kilisenin Haçlı Seferi açabileceğini, Hristiyani teröristlerin zehirli gaz kullanabileceklerini, halkı böcek gibi filitleyeceklerini, uluslararası kuruluşların cinayetleri görmezden geleceğini ve Butros Gali gibi bir adamın BM'yi kitleyeceğini bilmelidir. 
 
Elin Hollandalısının Srebrenica'da 8 bin fidan boylu yiğidi kasaplara satabileceği kimin aklına gelir?
Ama liderin gelmeliydi.

Gençlik heyecanı

Neyse... Biz hikayemize dönelim.

Aliya, Belgrad yakınlarında Sava Nehri kıyısına ilişen Bosanski Şamaç'ta (Aziziye) doğar (1925). 
 
Dedesi (aynı adı taşırlar) şirin Aziziye'nin valisidir, ecdadımızın yaptığı gibi yapar, gayrimüslimleri de ezdirmemeye bakar. 
 
Mesela Arşidük Ferdinand'a yapılan suikastten sonra Avusturyalılar, Sırpları sorgusuz sualsiz toplarken karşılarına çıkar, canı pahasına direnir, suçsuz insanları zincire vurdurtmaz.

Aliya'nın anneannesi (bir Türk subayının kızıdır) bıkıp usanmadan Üsküdar'ı anlatır, bu yüzden evdekiler az çok Türkçe anlarlar. İlk ve ortamektep bu minval üzere akar, gelgelelim lise ve üniversite yıllarında Suud ve El Ezher ekolünün bezirganlığını yapan tiplerle düşüp kalkmaya başlar. 
 
Bunlar Osmanlı terbiyesi ile yetişmiş yaşlıları alaya alırlar. O yıllarda Mısır'daki "Müslüman Kardeşler"e özenen tıfıllar, kurtarıcılığa kalkar, ayaklanarak yönetimi ele geçirebileceklerini ve memleketi şipşak düzeltebileceklerini sanırlar. 
 
Aliya ve arkadaşları coğrafyanın hassasiyetini unutmayan ve yoğurdu üfleyerek yiyen ak sakallıları pasiflikle, korkaklıkla suçlar, saf ve temiz Müslümanları töhmet altında bırakırlar.
 

Bosna'nın cesareti, direnişi: Aliya İzzetbegoviç - Ömer Aymalı


Bosna'nın cesareti, direnişi: Aliya İzzetbegoviç

19 Ekim 2013 Cumartesi

Aliya İzzetbegoviç 4 yıl süren savaşta halkının liderliğini büyük bir cesaretle, azimle yaptı. Saraybosna bombalanırken burayı terk etmedi. Siyasi önderliğinin yanısıra entellektüel kapasitesi ve eseleriyle yarınlara mesaj bıraktı.


8 Ağustos 1925'te doğan, Bosna’nın yetiştirdiği ‘Bilge Kral’ İslami hassasiyetlere sahip bir aile ortamında yetişti.

Lise döneminde İslami konulara ilgisi ile Meladi Muslumani ( Müslüman Gençler Kulübü)  adındaki bir fikir örgütüne üye olmuştu.

Buraya üye olduğunda henüz 15 yaşındaydı. İslami konuların tartışıldığı fikir teatilerinin yapıldığı bu örgüt kısa süre içinde eğitim ve hayır faaliyetlerine de öncülük etmeye başlamıştı.

Bu tarihlerde Sırp çentikleri ( Komünistler ) ile Hırvat Ustaşaları ( Hırvat Milliyetçileri ) ülke yönetimi için çatışma halindeydiler.

Müslüman Boşnaklar bu iki grup arasındaki çatışmalara girmediler. Ancak 1945 Nisanında komünistler Bosna’ya girdiler.

Ülke yönetimi Tito’nun eline geçti. Tito yönetiminin birincil düşmanı Hırvat Ustaşaları idi ancak bununla beraber komünizm karşıtı olan ve Müslüman kimliği ile varlığını devam ettiren Boşnaklardı.

Tito partizanlara karşı muhalefet örgütlemek ve Sovyet karşıtı propaganda yapmak iddiaları ile Müslüman gençlerin faaliyetlerini yasaklayarak üyelerini tutuklattı.

Bu tutuklananlardan biri de Aliya İzzetbegoviç’ti. Tutuklanan Aliya İzzetbegoviç  5 yıl hapse mahkum edildi.Bu onun hapishane ile ilk tanışmasıydı ancak son değildi.

Tito’nun komünist rejiminin yoğun baskıları Boşnak Müslümanların kimliğini yok etmek için uyguladığı politikalara karşın Aliya İzzetbegoviç İslami konular üzerine kafa yormaya İslam dünyasının yaşadığı problemlere karşı fikirler üretmekteydi.

1970 yılında Müslümanların mevcut durumunu göz önüne alarak ‘İslam Bildirisi’ni yayınladı. Bu bildiri İslam dünyasına bir çağrı niteliğindeydi.

 İzzetbegoviç Müslümanlara, yeniden uyanış ve dirilişin sağlanması için Müslümanların İslam’da şuurlanması gerektiğini ifade ediyordu. Bu bildiri Yugoslavya’da olduğu gibi İslam dünyasında da büyük yankı uyandırdı.

1980 yılında Tito ölmüştü. Cumhurbaşkanlığı konusunda çıkan anlaşmazlık üzerine her federal eyaletin birer yıl süreyle cumhurbaşkanlığı görevini üstlenmesi kararlaştırılmıştı.

Bu gelişme ülkede kısmen özgürlük ortamının genişlemesine sebep olmuştu. İşte bu gelişmelerin ardından 1983 yılında Aliya İzzetbegoviç İslami Manifesto adlı kitabının yayınlandı.

Ancak bu kitap onun için yeni bir süreci başlatıyordu. Dönemin yönetimi İzzetbegoviç’i Avrupa’da radikal bir İslam cumhuriyeti kurmaya çalışmakla suçlayarak 14 yıl hapse mahkum etti.

Ancak onun bu mahkumiyeti kitabının tüm İslam dünyasında daha geniş kitlelere ulaşmasına sebep oldu.
 
Aliya İzzetbegoviç 1988 yılında af yasası ile serbest kalırken aynı zamanda komünist rejimler çöküş dönemine girmişti. İzzetbegoviç, Yugoslavya’nın da dağılacağını tahmin etmekteydi.

Federal devletlerde bağımsızlık yanlısı fikirler günden güne güç kazanıyordu. İşte bu günlerde Aliya İzzetbegoviç de Bosna-Hersek Özerk Cumhuriyeti’nde Demokratik Eylem Partisi (SDA) adında bir siyasi parti kurdu.

SDA 5 Aralık 1990 tarihinde Bosna Hersek’te yapılan seçimlere kazandı. Bu seçim sonuçlarının ardından Aliya İzzetbegoviç Cumhurbaşkanı oldu. Federal devletlerde yaygınlaşan bağımsızlık yanlısı fikirler 1990’ların başında bağımsızlık hareketine dönüştü.

1990 yılında Sosyalist Federal Cumhuriyetinin üye devletleri birbiri ardına bağımsızlıklarını ilan ettiler.

İzzetbegoviç de 1 Mart 1992 yılında ülkesinde yaptığı referandumda bağımsızlık kararını halkın onayına sundu.

Bosna hersek vatandaşlarının büyük kısmının bağımsızlık yönünde verdiği oyların neticesinde Bosna Hersek bağımsızlığını ilan etti.

Bu gelişme üzerine Sırplar ve Hırvatlar beraber hareket ederek Bosna-Hersek’i işgal etmeye başladılar. Sırp ve Hırvat güçleri dünyanın gözü önünde yüz binlerce insanı kadın çocuk demeden katlettiler, yüz binlercesine tecavüz ettiler.

Avrupa’nın ortasında yaşanan bu vahşete Avrupa ve Amerika sessiz kaldılar.İslam dünyasında geniş halk kitleleri protesto gösterileri yaparken yönetimlerin ise sesi yeterli derecede çıkmadı, yeterli tepki gösterilmedi.  Avrupa’nın ortasında soykırıma maruz kalmaya başlayan Bosna halkının önünde pek bir seçenek yoktu.

Aliya İzzetbegoviç ise 4 yıl süren bu vahşi savaşta halkının liderliğini büyük bir cesaretle, azimle yürüttü.

Saraybosna bombalanırken burayı terk etmedi. Askerleri ile beraber siperde bulundu, sığınaklarda yaşadı.

Ordunun başında cephede mücadele etti.Bir taraftan da barışın mücadelesini vererek diplomatik ilişkileri yürüttü. 1995 yılında Amerika’da imzaladığı Dayton antlaşması ile ülkesinin yaşadığı vahşi işgali sonlandırdı.

Bosna halkı yaklaşık 200 bin şehidin ardından özgürlüğüne böylece kavuştu. Dayton antlaşmasına göre Bosna Hersek’te yapılan seçimlerde Aliya İzzetbegoviç ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi. İzzetbegoviç 1998 yılına kadar cumhurbaşkanlığı görevini yürüttü.

Aliya, 19 Ekim 2003 günü vefat etti.

18 Ekim 2013 Cuma

Mustafa Sungur Abi Kimdir? (1929-2012)


1929’da Eflâni’de doğdu. Kastamonu Gölköy Enstitüsü mezunudur. Evli ve yedi çocuk sahibir. Bedîüzzamân Saîd Nursî’nin en yakın talebe ve hizmetkârlarındandır.

Bediüzzaman’ın önde gelen talebelerindendir. Uzun süre kendisinin hizmetinde bulunmuştur. İlerlemiş yaşına rağmen 1946 yılından bu yana Risâle-i Nurları aynı aşkla okuma ve yayma hizmetine devam etmiştir. 

Bediüzzaman’ın mânevî evlâdıdır. Mustafa Sungur, 1929 yılında bugün Karabük’e bağlı olan Eflani’de doğdu. Uzun yıllar burada kaldı. İlkokulu burada okudu. Daha sonra Kastamonu Gölköy’de bulunan Köy Enstitüsüne kayıt oldu. Okulda çalışkanlığıyla dikkat çekti. Öğrenciliği boyunca çok sayıda kitap okudu.

Mustafa Sungur abi Mustafa Sungur Abi Kimdir? (1929 2012)Köy Enstitülerinde dine karşı takınılan olumsuz tavra rağmen, dine meyilli olan Mustafa Sungur bu eğilimini devam ettirdi. 

 Aile büyüklerinden de gördüğü destekle mânevî yönünü takviye etmeye çalıştı. Köyünde bulunan İbrahim Hoca’dan dînî dersler aldı. 

Enstitüden mezun olduktan sonra eğitimine devam etmek istedi. Amacı, yüksek tahsil yapıp öğretmen veya müfettiş olmaktı. Ancak, babası buna izin vermedi.

Mustafa Sungur, köy enstitüsünden mezun olduktan sonra, köyde öğretmenlik yapmaya başladı. Öğrenciliği sırasında bilgi sahibi olmaya başladığı Bediüzzaman ve Risâle-i Nur’u, bu öğretmenliği sırasında, Emirdağ Lâhikası’nda “Hafız Ali’nin tam varisi” olarak vasıflandırılan ve ismi çok zikredilen Ahmet Fuat Efendi ile Safranbolulu Keçeci Mehmet Efendi vasıtasıyla 1946 yılında tanıdı. Çalışlar Köyü’nde öğretmenliğini sürdürürken Bediüzzaman Said Nursî’yi ziyaret etti.

Mustafa Sungur’a önce Şemsettin Yeşil’in kitapları verilir. Bilindiği gibi bu kitaplarda Risâle-i Nur’dan kaynak gösterilmeden alıntılar yer almaktaydı. İntihal yazıları öğrenen Bediüzzaman Hazretleri buna bir şey dememişti. 

Bir toplantı için Safranbolu’ya giden Mustafa Sungur, burada bulunan Hüsnü Bayram’ın babası olan Hıfzı Bayram Efendi’yle tanıştı. 

Hıfzı Bey kendisine formalar halinde bazı yazılar verip okumasını söyledi. Verilen formalar, Risâle-i Nur’dandı. Bediüzzaman’ın eseri olduğunu öğrendi.  

Böylece Safranbolu’da hem Risâle-i Nur, hem de talebeleriyle tanışmış oldu.

Risâle-i Nur’u tanıyıp Bediüzzaman Hazretleri hakkında bilgi sahibi olan Mustafa Sungur, talebe olmak için büyük bir heyecan yaşamaktaydı. 

Daha önceden yaşadıklarını da ara sıra dile getirerek Bediüzzaman’a mektuplar yazmaya başladı. Bu mektuplardan bazıları lâhikalarda yerini aldı. Heyecanla talebeliğe kabulünü beklerken, Bediüzzaman’ın gönderdiği mektupta kendi ismi de zikredilmekteydi: 

Nurun küçük kahramanlarından Mustafa Sungur ve Rahmi’nin az bir zamanda eski harfle, Mustafa Sungur’un gayet mükemmel, Meyve’nin 11. Meselesi Hatimesi ile Rahmi’nin Gençlik Rehberi’ni eski harflerle güzelce yazmaları ve Kastamonu’dan gelen kitaplarım içinde bize göndermeleri, hakikaten benim için yeni biraderzadelerim bir Abdurrahman ve Fuad dünyaya gelmiş gibi beni memnun ediyor.” 

Bu ifadeler kendisi için çok büyük değer taşımaktaydı.

Mustafa Sungur, Bediüzzaman Hazretlerini görmek için 1947 Eylül’ünde teşebbüse geçti. Yol masrafı için gereken parayı borç edindi. Çalışlar Köyü’nden atla önce Eflani’ye, oradan da 7-8 saat süren bir yolculuktan sonra Safranbolu’ya gitti. 

Buradan Karabük’e ve yorucu bir tren yolculuğundan sonra Ankara’ya vardı. Ankara’dan Eskişehir’e yine trenle gitti. Buradan da Emirdağ’a hareket etti. Günlerce süren yolculuktan sonra Bediüzzaman ile görüşme şansını elde etti. 

Bediüzzaman; evli olup olmadığını sordu. Ancak, daha önceden evlenmişti. Bekâr olsaydı yanına alacağını söyledi. “Ceylan bir Sungur, Sungur bir Ceylan” diyerek iltifatta bulundu. Çünkü, Ceylan epey zamandır kendisine hizmet eden önemli bir talebesiydi.
 
Bediüzzaman’ın talebelerinin kaldığı evde bir gece kalan Mustafa Sungur ertesi gün oradan ayrıldı. Ayrılmadan önce Bediüzzaman kendisine 25 kuruş para gönderdi. 

Buradan ayrılıp Isparta’ya gitti ve buradaki talebelerle de tanışma fırsatını elde etti. Isparta’dan döndükten bir yıl sonra, Afyon dâvâsında (1948) Bediüzzaman’ın tevkif edildiğini öğrendi. 

Babasının imamlık yaptığı Aydın Kasaplar Köyüne gitti. Bir süre burada kaldıktan sonra Afyon’a geçti. Afyon’a geldiğinde henüz mahkeme başlamamıştı. 

Bu arada Bediüzzaman ve talebeleri tutuklanmış, bir süre tutuklu kalan talebelerden bazıları serbest bırakılmıştı. Mahkeme günü Bediüzzaman Hazretleri ile görüştü.

Dinî kitap okumak ve Bediüzzaman’la görüşmenin suç sayıldığı o dönemde tutuklananlar kervanına Mustafa Sungur da katıldı. 

O da tutuklanıp Afyon hapsine kondu. Tarihçe-i Hayat’ta bu konudan şöyle bahsedilir; “Yapılan derin ve uzun tahkikat neticesinde, birtek suç delili bulunamıyor. 

Fakat, ne oldu ise oldu, ne yaptılarsa yaptılar, nihayet mahkeme -güyâ kanaat-i vicdâniye ile- Bediüzzaman’a yirmi ay ve müdakkik bir âlime on sekiz ay, yirmi iki kişiye de altışar ay hüküm veriyor; diğerlerini de, “Bunlar Bediüzzaman’ı büyük bir mürşid olarak bilmişler ve içlerindeki derûnî boşluğu doldurmak için Risâle-i Nur’u okumuşlar” diye berâet veriyor; hüküm alanları da, “Bediüzzaman’ın kurduğu gizli cemiyete yardım etmişler” diye cezalandırıyor; hükmü derhal infaz edip, hepsini tevkif ediyorlar.”

Memuriyetten atılan Mustafa Sungur bir süre, tahliye edilip serbest bırakılan Bediüzzaman ve talebeleriyle birlikte kaldı. İlk defa uzun bir süre Bediüzzaman’ın yanında kalmaktaydı (1949). 

Bu sırada Mustafa Sungur’un babası Mehmet Efendi, memuriyetten ayrıldıktan sonra yanına gelmediği için oğlunu Bediüzzaman’a şikâyet etti. Bediüzzaman baba İmam Mehmet Efendi ile bir süre sohbet etti. Bu görüşmenin ardından Mustafa, babasının yanına gitti.

Aydın’da bir süre babasının yanında kalan Mustafa Sungur, buradan İstanbul’a geçti. Sebilürreşad’ı çıkaran ve daha önceden Bediüzzaman’a dost olan Eşref Edip’le görüştü. Akabinde köyüne geri döndü. Ailesinin yanına uğradı. Ev halkıyla helâlleşip tekrar Emirdağ’a doğru yola çıktı. 

Ankara’ya varınca Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki ile görüştü. 

Görüşmede Başkan, Bediüzzaman’dan övgü ile söz eder: “Ben dünyada Abdülmecid (Bediüzzaman’ın kardeşi) gibi âlim görmedim… Üstadın ilmi zaten hesaba girmez, vehbîdir…” Bu arada yayınlanmak üzere Risâle-i Nur takdim edilir. Ancak, yayınlatma işi gerçekleşmez.

Mustafa Sungur, Bediüzzaman’ın verdiği görev ve hizmetleri yerine getirmeye başladı. Bu gaye ile çeşitli yerlere gönderildi. Emirdağ ve Ankara arasında gidip geldi. 

Bu arada Danıştay’da açmış bulunduğu dâvâ ile ilgili olarak bir davet alır. Bediüzzaman Hazretleri kendisini küçük bir köye muallim olarak göndermek istemediğini söyler. 

Kendisi de dâvâ için Ankara’ya gider. Ancak, müracaatı gecikmiş gerekçesiyle işleme konmaz. Ankara’dan eli boş olarak Emirdağ’a döner.

Bediüzzaman bir süre sonra kendisini tekrar Ankara’ya gönderir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda çalışan Osman Nuri Efendi’ye iletilmek üzere bir mektup verir

Bu görevlerin dışında daha başka bir çok alanda hizmet görür. Risâle-i Nur nüshalarının çoğaltılıp dağıtılması işinde de bulunur. 

Bediüzzaman, bir çok siyasî simaya da mektup yazarak talebeleriyle ulaştırır. Başbakan ve bakanlara mektuplar gönderir.

Mustafa Sungur Samsun’da neşredilen Büyük Cihad adlı gazeteye Ankara’dan yazılar gönderir. 

Bu yazıların neşrinden sonra dâvâ açılır ve 19 Şubat 1953 yılında tutuklanır. Bir süre Ankara’da hapis yatar. Hapisten çıktıktan sonra memleketi Eflani’ye gider. 

Buradan tekrar Isparta’ya Bediüzzaman’ın yanına gider. Askerlik hizmeti hariç, Bediüzzaman’ın vefatına kadar yanında kalarak hizmet eder.

Risâle-i Nur’u tanıdığından beri hizmetini devam ettiren ve ilerlemiş yaşına rağmen iman hizmetini sürdürmüş olan Mustafa Sungur’un adı Risâle-i Nur’un muhtelif yerlerinde geçmektedir. 

Bediüzzaman Hazretleri 1946-58-59 yıllarında birkaç kez yazdığı vasiyetnâmesinde Mustafa Sungur’un da ismine yer vermiş, kendisi için övgü dolu ifadeler kullanmış “Sungur benim evlâd-ı mâneviyemdir” demiştir.

Bediüzzaman Said Nursî’nin 1946, 1958 ve 1959′da birkaç defa yazdığı vasiyetnamelerinde adı zikredilen Mustafa Sungur’un Şerife, Ahmed Said, Muhammed Nur, Saide Nur, Aynur, Cihannur, Nurullah adında yedi çocuğu vardı. Bedüzzaman’ın vefatından sonra kendisini tamamen Risale-i Nur sohbetlerine adadı.

1954 yılından 1960′a kadar doğrudan Bediüzzaman’ın hizmetinde bulundu. Bu süre içinde Risale-i Nur’u ve hizmet düsturlarını bizzat Üstaddan ders aldı.

Rabbim ahirette beraber olmayı nasip etsin.

Kaynak: Risaletalimhaber.com

Sungur için kim ne dedi? - Yeni Şafak Gazetesi

Tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerinden Mustafa Sungur için ilk başsağlığı mesajları twitter'da yayınlandı. Medya dünyasının önemli isimleri 140 karakterde Sungur'u rahmetle anıp, anlattı.
 
01 ARALIK 2012

Derin Tarih Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Armağan: Mustafa Sungur ağabey de göçtü alemimizden. 'yıldızların düştüğü yer'e bir yolcu daha. Allah rahmet eyleye.

Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı: Bediüzzaman hazretlerinin yakın talebelerinden Mustafa Sungur vefat etmiş. Allah makamini cennet eylesin. Mustafa Sungur ağabey hem üstat Bediüzzaman'ın ta has bir talebesi hem de ornek bir dava adamaydı. Ruhu şâd olsun.

Gazeteci Salih Zengin: Mustafa Sungur bu dünyadan göçtü! Makamı yüksek, rahmeti bol olsun! RT degil bir fatiha lütfen.

Cihan Haber Ajansı Genel Yayın Yönetmeni Abdülhamit Bilici: Allah rahmet eylesin, başımız sağolsun. "Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerinden Mustafa Sungur, vefat etti.

TVNET Program Müdürü Veyis Ateş: Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerinden Mustafa Sungur ağabeye Allah rahmet etsin, sevenlerinin başı sağolsun.

Programcı ve yazar İsmail Kılıçarslan: Aslan Bediüzzaman'ın aslan talebesi Mustafa Sungur Hakka kavuşmuş. Artık bir kişi daha eksiğiz. Allah rahmet eylesin.

Yeni Şafak Gazetesi yazarı Ömer Lekesiz: Mümince yaşayıp, ebediyete mümince göçmek çok güzel ama derin bir hüznü var geride. Mekanı cennet olsun.

Milat Gazetesi yazarı Abdurrahim Boynukalın: Davaya sayısız hizmeti olan Mustafa Sungur hoca vefat etmiş. Allah rahmet eylesin, cennetinde peygambere komşu olmayı nasip etsin.

Mustafa Sungur kimdir? - Yeni Şafak Gazetesi

01 ARALIK 2012

29 Eylül 1929 tarihinde, Eflâni'de doğdu. İlkokuldan sonra Kastamonu'daki Gölköy Köy Enstitüsü'ne kayıt yaptırdı. Mustafa Sungur, çalışkan bir talebeydi. Enstitüde dine karşı takınılan tavra rağmen, gerek ailesinde bulunan hocalar vesilesiyle, gerekse küçükken aldığı dinî eğitimin etkisiyle çok fazla etkilenmedi.

29 Eylül 1929 tarihinde, Eflâni'de doğdu. İlkokuldan sonra Kastamonu'daki Gölköy Köy Enstitüsü'ne kayıt yaptırdı. Mustafa Sungur, çalışkan bir talebeydi. Enstitüde dine karşı takınılan tavra rağmen, gerek ailesinde bulunan hocalar vesilesiyle, gerekse küçükken aldığı dinî eğitimin etkisiyle çok fazla etkilenmedi.

Mustafa Sungur 1945 yılında, henüz 16 yaşında iken evlendi.

O yıllarda, daha sonra hizmetine gireceği Said Nursî'yi sadece duymuşluğu vardı. Risaleleri 1946 yılında, Ahmet Fuat Efendi ile Safranbolulu Keçeci Mehmet Efendi vesilesiyle tanıdı.

Said Nursî'yi tanıdıktan kısa bir süre sonra, ona hitaben mektuplar kaleme aldı. Bu mektuplarda, önce köy enstitüsünde edindiği izlenimleri aktarıyordu.

Bu mektupları yazarken, genç bir Nur talebesi olan Mustafa Sungur, bir yandan da heyecanlı bir bekleyiş içindeydi. Nur dairesine girebilmeyi, Üstadın kendisinden bahsetmesini, kendisine 'talebem' demesini hasretle bekliyordu. Talebeliğe kabul edilmeyi kainatın en büyük hediyesi olarak görüyordu.

Mustafa Sungur'un beklediği gelişme nihayet gerçekleşti ve Üstad gönderdiği bir mektubunda 'Nurun küçük kahramanlarından Mustafa Sungur' ifadesini kullanmış, onun hizmetlerini övgü dolu sözlerle takdir etmişti.

1947 Eylülünde Mustafa Sungur, Bediüzzaman Said Nursî'yi görmek arzusunu yerine getirmek için yollara düştü. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Emirdağ'a ulaştı ve Üstadla görüştü.

Mustafa Sungur, bir yıl sonra (1948) Afyon Dâvâsı sebebiyle Bediüzzaman'ın tutuklandığını duydu. Afyon'a giderek Üstadı ziyaret etti. Ziyaret dönüşü Bediüzzaman'a uzunca bir mektup gönderdi. Bu yüzden tutuklanarak mahkemeye çıkarıldı. Sonuçta 6 ay ceza aldı.

1949 senesinin Nisan ayında köyüne dönen Mustafa Sungur, 5 ay ceza aldığı için memuriyetten de çıkarıldı.

Mustafa Sungur, Afyon'da Bediüzzaman'la beraberken, İzmir taraflarında imam olan babası Mehmet Efendi, onu Bediüzzaman'a şikayete geldi. Üstad onunla görüşüp ikna etti. Böylece Mustafa Sungur, artık Risale-i Nur dairesi içinde, hiç çıkmamak üzere bulunmaya devam etti.

Mustafa Sungur, askerliğini ise 1955-1956 arasında, önce altı ay yedek subay olarak Ankara'da, daha sonra da Samsun'da yaptı.

Bediüzzaman Said Nursî'nin 1946, 1958 ve 1959'da birkaç defa yazdığı vasiyetnamelerinde adı zikredilen Mustafa Sungur'un Şerife, Ahmed Said, Muhammed Nur, Saide Nur, Aynur, Cihannur, Nurullah adında yedi çocuğu vardı. Bedüzzaman'ın vefatından sonra kendisini tamamen risale sohbetlerine adadı.

1954 yılından 1960'a kadar doğrudan Bediüzzaman'ın hizmetinde bulundu. Bu süre içinde Risale-i Nur'u ve hizmet düsturlarını bizzat Üstaddan ders aldı.

Mustafa Sungur Ağabey’in ardından - Abdullah Aymaz

Mustafa Sungur Ağabeyimiz 1929’da, Kastamonu’nun Safranbolu kazasının Eflani nahiyesinin Çalışlar köyünde doğmuştur.

Gölköy Köy Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra kendi köyüne öğretmen olarak tayin edilmiştir. Safranbolu’da Mustafa Osman, Ahmet Fuad ve Hüsnü Bayram Ağabeylerle beraber Hıfzı Bayram ile tanışmasından sonra Risale-i Nurlarla irtibatı kuvvetlenir.

Nurları okudukça ruhunda manevî hazları, kalbinde iman zevklerini duyar ve gözyaşlarına hâkim olamaz.

Bir gece rüyasında Üstad Bediüzzaman Hazretleri’ni köylerinin camiinden çıkmış cübbeli ve sarıklı haliyle kendisine doğru gelmekte olduğunu görür. Üstad’la kucaklaşır.

Üstad Hazretleri Sungur Ağabey’in ağzına bir şeyler üfler. Sonra yağmur yağar. Hz. Üstad kendisine orada bulunan bir kuyuya atlamasını söyler. O da emre uyarak kuyuya atlar.

Orada kendini muhteşem manzaralı bir köşkün önünde bulur. Bu halde rüyadan uyanır. Daha sonra Üstad ile karşılaşınca, rüyada gördüğü cübbeyi Üstad Hazretleri, kendisine hediye eder. İlk ziyareti 1947 senesi Eylül ayında Emirdağ’da olur. Emirdağ ziyaretlerini şöyle anlatır:

“Emirdağ’a gelinceye kadar yolda heyecanımız son hadde varırdı. Üstad’a kavuşabilmekteki sonsuz sevinç ve iştiyakımıza had yoktu. Evet, orada Emirdağ’da birisi vardı, birisi oturuyordu. 

Varlığımızın bütünü ile ona bağlı idik. Sanki o bizim her şeyimiz idi. Bizim kalplerimizi derinden derine ona yönelten onda gördüğümüz ŞEFKAT, MERHAMET idi. 

Evet ona, en MÜŞFİK MANEVİ BABA ve ANA gibi koşardık. O bizim sebeb-i hidayetimiz vesile-i necatımız, Büyük Üstadımız… 

Bu anları, bu günleri düşünürken ben, Emirdağ’a doğru yol alırken ve başındaki küçük tepecikte Emirdağ’ın evleri görünüp kasabaya girerken ben ve nihayet Çalışkanlar dükkânından ŞEFKATLİ SİNESİNE ulaşırken, o anları düşündüğümde, hatırlayışımda gözyaşlarımı tutamam… 

Şüphe yok ki, benim gibi onun nurundan hayat bulan herkes; bu tatlı gözyaşlarını tutamamıştır hiçbir zaman… 

Çünkü; onun huzurundaki anlar, dakikalar, saatler şüphe yok ki, âlem-i bekadan bir sahne idi. Sonsuzluğa doğru uzanan hayattar ve Nurlu sayfalar idi… Huzur-ı Muhammedî’nin (sas) bir yansıması idi.”

Mustafa Sungur Ağabeyimiz, o güneşe seyyâre olduktan sonra öğretmenliği bırakıp Üstad’ın yanına nur hizmetine gitmek ister. “Bin öğretmenlik feda olsun.” der. Üstad’ın tabiriyle “NURUN KAHRAMANI” olur.

1948’de Üstad Hazretleri 54 talebesiyle Afyon hapsine girince, Sungur Ağabey annesine “Ana, bana dua et, Üstad’ın yanına gideyim.” der. Arzusu kabul olur ve Afyon hapishanesine girer. Falakalara yatırılır. Tabanları şişer… Bütün bunlar vız gelir…

Sungur Ağabey artık hayatını tamamen İman ve Kur’an hizmetine vakfeder… Artık hizmet için ihtiyaç olan her yere koşturur…

Ankara’da Tarihçe-i Hayat kitabından dolayı Sungur Ağabey’in mahkemesi vardır. Onun için ayrılacaktır. Üstad Hazretleri’nin elini öper, o da onun yüzüne bakar, “Sungur, hayatınla HAYATIM DEVAM EDECEK!” der. Bu, Üstad’ın Sungur Ağabey’e söylediği son söz olur…

Mustafa Sungur Ağabeyi 1963’ten beri tanıyorum. İzmir’de Mustafa Birlik Ağabey’in ve Halıcı Hüseyin Ağabey’in dükkânlarına gelirdi. Evlerdeki derslere katılırdı...

1966’da M.Fethullah Gülen Hocaefendi İzmir’e geldikten sonra onun ziyaretine gelirdi. Oğlu Muhammet Nur Sungur’u talebe olarak Hocaefendi’ye vermişti. Muhammet Nur bizimle aynı yurtta kalırdı. Dolayısıyla Sungur Ağabeyi görme fırsatımız çok olurdu.

Birgün Çiğli’de Mustafa Sungur Ağabey, Hocaefendi’nin bulunduğu bir evde “Nur Aleminin Bir Anahtarı” kitapçığından ders okuyoruz.

Orada manevi bir nura misal verirken Üstad Hazretleri kendi hafızasından misal getiriyor. 80 senelik ömrü boyunca görüp işittiği, ezberleyip hafızasına aldığı şeylerden bahsediyor ve işte bunların hardal tanesi kadar hafızada yerleştiğini ifade ediyor.

Mustafa Sungur Ağabey dedi ki: “Üstad Hazretleri, bütün bunlardan başka ayrıca hâfızasında KIRKBİN MANEVÎ LEVHA bulunduğunu da bize anlattı.”

1972 senesinde Konya’da idim. Bir ağabeyimizin validesi vefat etmişti. Cenazesini kıldıktan sonra tabutu alıp üçler mezarlığına doğru yöneldik.

Tam sokaktan çıkıp karşımızda Mevlana Hazretleri’nin Yeşil Kubbeli Türbesi’ni görünce ben içimden “Ne olurdu, Üstad Hazretleri’nin de böyle bir türbesi olsaydı ve insanlar gelip ziyaret etseydi.” diye geçirdim. Üç dört adım arkadan Mustafa Sungur Ağabey geliyordu, birden seslendi: “Abdullah kardeş!..

Bazıları Üstadımızın da işte böyle Mevlana Hazretleri’nki gibi bir türbesi olsaydı, diyorlar. Üstadımız vasiyetnâmesinde bizzat bizlere benim kabrim belli olmasın diye tembih etti!..” dedi.

Ben hayret ettim. Cenab-ı Hak haberdar etti demek. En azından “intâk-ı bilhakk” oldu; tevafukan aynı anda konuşturuldu…

Çünkü hüsn-i zannımız o ki; Ağabeyimiz velâyet-i kübranın temsilcilerindendi…

Bu mübarek ağabeyimiz, Üstadımızdan bizzat dinleyerek ders alarak Risale-i Nurlar üzerinde çok derin bir vukufiyet kazanmıştı…

Sohbetlerinde, derslerde bunu hep görüyor fark ediyorduk. O kazandığı bu müktesebatını hep bizlere, yanına gelenlere, gittiği yerlerde karşılaştığı insanlara aktarmaya gayret ediyordu.

O bir seyyare idi… O, muazzam bir güneşin etrafındaki nur halesinin yıldızlarındandı…

Ömrü boyunca yol göstermeye devam etti ve aynı halkadan, aynı hâleden olan Zübeyir, Tahirî ve Bayram Ağabeyler gibi aramızdan ayrılıp muazzez Üstadımızın yanına, ruhunun ufkuna yürüdü…

Allah rahmet eylesin… Evladlarına, dostlarına, akraba ve taallukatına Cenab-ı Hak sabr-ı cemîl ihsan etsin…

Hepimizi ahirette beraber eylesin. Amin…

Mustafa Sungur; Üstad’ın manevi evladı - TUĞBA KAPLAN

7 Aralık 2012
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin talebesi, manevî evladı Mustafa Sungur, geçtiğimiz hafta ruhunun ufkuna yürüdü. 

Sungur ağabey, Niyazi Mısri’nin  “Bir damla idik, saldık onu denize / Damla bizi nice anlasın / Umman olan anlar bizi / Anlamaz hayvan olan / Hayran olan anlar bizi” mısralarındaki ifadeleriyle, Üstad’ın ve Nurlar’ın hayranı, Nurlar’ın küçük kahramanıydı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası, Türkiye’de köy enstitüleri fırtınasının estiği yıllar... Tek Parti idaresi, yetişmekte olan her Türk gencine tek tip elbise giydirmek istemektedir bu okullar vasıtasıyla.

O yıllar bayramlarda “Cumhuriyet’in çatısını biz yapacağız” nutukları atan, sigara içmeyen, köy enstitülü bir genç de milliyetçi duyguları hasebiyle kendini vatanın kurtarıcısı olarak görmektedir.

Ta ki, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin çilekeş hayatına ortak olana kadar. İman hakikatlerinin anlatılmasında büyük emekleri geçen Mustafa Sungur Ağabeyden bahsediyoruz.

Üstad Hazretleri’nin ‘Küçük Said’ dediği manevi evladı ve ‘Nur’un küçük kahramanı’ndan. Geçtiğimiz hafta ruhunun ufkuna yürüyen Mustafa Sungur Ağabey’i onu yakından tanıyanlar anlattı.


Mustafa Sungur, 1929’da, Kastamonu’nun Safranbolu kazasının Eflani nahiyesinin Çalışlar köyünde doğar. Lise öğrenimini Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsü’nde tamamlar.

Köyüne on yedi yaşında idealist bir öğretmen olarak geri döner. O zamanlar köyde Üstad Bediüzzaman’dan vaizlik için icazet almış Ahmed Fuad Hoca vardır.

Köyde okutulan bir mevlit sırasında Fuad Hoca’ya arka arkaya sorular soran Mustafa Sungur için o gece, hayatının dönüm noktası olur.

Büyük bir değişim yaşayan Sungur artık namaz kılmakta, cemaate katılmakta, hatta öğrendiği az miktarda hakikati çevresine anlatmaktadır.

1948 yılında Afyon Cezaevi’nde. Soldan-sağa ayaktakiler: Nazif Çelebi, Ahmet Feyzi Kul, Mehmet Tabancalı, İbrahim Fakazlı. Soldan-sağa oturanlar: Mustafa Sungur, Ceylan Çalışkan, Selahattin Çebi, Zübeyir Gündüzalp.

Hapse girmek için edilen dua

Hayatı Nur’larla aydınlanan Mustafa Sungur, Üstad’la tanışma hayali ile yanıp tutuşmaktadır. Henüz on yedisindeki genç delikanlı, bir gece rüyasında Hz. Pir’i görür:

“Üstad, bizim camiden çıkmış, böyle cübbeyle, hatta daha sonra o cübbeyi de bana hediye etti. Avludan girer girmez onu kucakladım. Üstad böyle ağzıma hava üfledi. Sonra yağmur yağdı, ben kuyuya atladım. Böyle bir şey… Uyandım ki, onun ağzıma üflediği şeyi aynen hissediyorum.”

Üstad’ı ilk ziyaretinde yanında Ceylan Çalışkan da vardır ve ondan duyduğu ilk söz “Sungur bir Ceylan’dır, Ceylan bir Sungur’dur.” olur.

Üstad, Mustafa Sungur’u daha sonraları ‘en fedakâr talebem’ dediği yeğeni Abdurrahman yerinde görecek ve kendisinden ‘Küçük Said’ olarak bahsedecektir.

Aradan geçen zamanda Sungur Ağabey her şeyiyle kendini İslam’a hizmete adar. Onsuz bir gün bile geçirmek istemez.

Hatta Bediüzzaman Hazretleri Afyon Hapishanesi’ndeyken, onun yanına gidebilmek için dua eder: “Büyükanam, validem, çocuklar da varken sofra duası yapmıştım orada.

Sonunda da sessizce ‘Ya Rab, Üstad’ın yanına hapishaneye gideyim.’ diye dua etmiştim. Sofradakiler de ‘Âmin’ demişti.” Sungur Ağabey, bu duanın üzerinden çok geçmeden tutuklanıp Afyon’a, Üstad’ının yanına sevk edildi.

Son nefesine kadar da iman hakikatlerine hizmetten ayrılmadı. Mustafa Sungur’la ilgili daha fazla bilgiyi Nesil Yayınları’ndan çıkan İhsan Atasoy’un ‘Fenâ fi’n-Nur Mustafa Sungur’ kitabından öğrenebilirsiniz.

Sungur Ağabey, Bediüzzaman’ın mesleğine çok bağlıdır

M. Fethullah Gülen:“Asr-ı Saadet’te yani ‘İlk Diriliş’te nasıl Resullulah’ın etrafında halelenen gençler varsa, ahir zamanda ‘İkinci Diriliş’te de Hz. Pir’in etrafında halelenen gençler var:

Zübeyir, Sungur, Bayram, Ceylan ve Tahiri gibi önemli isimler. Bizim daire içinde çok dikkatli namaz kılan arkadaşlarımız var.

Benim büyüklerden gördüğüm Tahiri Ağabey, Sungur ağabey, rahmetli Cahid Erdoğan… Size deseler iki tane namaz kılan gösterin?

Dersiniz, ‘Eskiden Hüsrev Efendi varmış, şimdi de Sungur ağabey var.’ Millet kendini namaz kılıyor zanneder.

     Sungur Ağabey, Bediüzzaman’ın mesleğine çok bağlıdır, çok vefalıdır. Ben kırk senedir tanıyorum, bir dirhem vefasızlık yapmamıştır ve hiç değişmemiştir.

Ayrıca bugün dünyanın dört bir yanında hicret buutlu bir göç varsa, bu anil-merkez güçten kaynaklanmaktadır.

Bu gücün arkasında arpa kadar bir şeyi hediye olarak kabul etmeyen Hz. Pir ve Mustafa Sungur gibi talebeleri ve emsali dava erleri vardır.

Hayatlarını Allah Resulü’nün Suffe Ashabı gibi geçiren ve sahabe saffetinin temsilcisi olanlar vardır.”

Üstad’ın en çok seyahat eden ve ders yapan talebesi

Mehmed Kırkıncı:“Sungur Ağabey’i 1950’lerde gıyaben, ismini duymuştum.1955’te Üstad’ı ziyaret etmek istedim. Fakat Erzurum’dan dışarı çıkmamıştım daha önce.

Benden daha eski olan Zekeriya isimli talebem bana eşlik etmişti. O sırada Sungur Ağabey’in Samsun’da asker olduğunu duyunca önce Trabzon’a, oradan da Samsun’a gidip ziyaret ettik.

Sonra onunla çok seyahatler yaptık birlikte. Türkiye’yi birkaç kez dolaştık.

     Onu Üstad’ın diğer hizmetkârlarından ayıran en önemli özelliklerinden biri hizmet adına yaptığı uzun seyahatleri.

Çünkü Nur hizmetkârları arasında onun kadar seyahat eden ve ders yapan ikinci bir talebe yoktur.

İlerleyen yaşına ve şeker hastalığına rağmen bu hizmet seyahatlerinden asla geri durmaz, her vesileyle yola çıkmaya hazır bir asker gibi, kar-kış dinlemeden, yurtiçi yurtdışı demeden yollara düşerdi.

Sungur Ağabey’in Nur’a vukufiyeti eşsizdir. Onun nefesi kadar Risale-i Nur’a sarf edilen bir nefes yoktur. Nebatatın yaprakları kadar ders okumuştur desem mübalağa olmaz.”

Onun mizacı derleyip toparlamaktı

Hekimoğlu İsmail: “Sungur Ağabey’i anlatmam, damlanın denizi anlatması gibi bir şey. Onun hayatı gözümün önünden geçiyor da, tavrı, durumu, çektikleri, onunla gezmelerimiz…

Üstad’ın yanında yıllarca kalmış, görmüş, ondan ders almış. Hep onlarla yaşıyor, bize örnek oluyordu.

Ona karşı devamlı hürmetim olmuştur. Sungur Ağabey’in mizacı derlemek, toparlamaktı.

Hiç kimseyi itmez, sen şusun, busun demezdi, toplayıcıydı. Bir zamanlar yazıcısı, okuyucusu çıkmıştı.

Sungur Ağabey’de bu yoktu. Üstadımız ne diyorsa onu uyguladı. O da Zübeyir Ağabey gibi müspet ilimlerle dinî ilimlere sahipti. Mustafa Sungur Ağabey hep ‘Risale-i Nur kâfi ve vâfi.’ derdi.”

Sungur Ağabey’i görünce Üstad’ı görmüş gibi oluyorduk

Dr. Ali İhsan Erdemir: “1982’de Erzurum’da diş hekimliği okuyordum. Bir gün Kırkıncı Hoca ile tatlı konuşmasına şahit oldum. O zaman bende ona karşı büyük bir muhabbet hâsıl oldu.

Daha sonra onunla Anadolu’da çok seyahat ettik. Manevi bir şahsiyeti vardı.

Hareketlerinde, konuşmalarında, faaliyetlerinde tam bir fenâ fi’n-Nur’du. Risale-i Nur’un canlı bir örneği, yaşayan bir nurdu.

Sungur Ağabey’i görünce insan sanki Üstad’ı görmüş gibi oluyordu. Hatta Azerbaycan’da çoğu insan ‘Biz Sungur Ağabey’e bakınca Üstad’ı görmüş gibi oluyoruz.’ diyorlardı.”

Sofi feylesof ve Nur’un termometresi

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz: “Mustafa Sungur Ağabey hakkında serd-i kelam etmem biraz hikmete uzak. Sungur Ağabey, Üstad’ın ifadesiyle sofi feylesof, âcizane benim ifademle de Nurların termometresidir.

Üstad’ın yakın talebeleri arasında Risale-i Nur külliyatının, iman ve Kur’an hakikatleri itibarıyla ruhuna en vâkıf biri olarak Sungur Ağabey’i tanıdım.

Üstad’ın ona sofi feylesof demesini buna bağlıyorum. Mustafa Ağabey’in yanında yıllarca ders yaptım ve çoğu defa ‘Ahmet kardeş, izah et, açıkla!

Üstad, şurada bizi dinliyor, istifade ediyorum.’ demiştir.

14 Ekim 2013 Pazartesi

İnanmış bir adam, milliyetçi bir düşünür - Vedat BİLGİN

Vedat BİLGİN
vbilgin@bugun.com.tr

 


13 Ekim 2013 Pazar

Benim kuşağımın "ağabeyleri" içinde Nevzat Kösoğlu'nun ayrı bir yeri vardır.

Her zaman yolunda dimdik ve kararlılıkla yürümüş bir inanç adamı, bir dava adamı ve Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmadığını hayatıyla ispat etmiş bir adam.

12 Eylül mahkemesinde "Siz gayrimeşru bir yönetimin sözcülerisiniz. Sizi bir mahkeme heyeti olarak kabul etmiyorum.

Bir askeri cuntanın hukuksuzluğunu temsil ediyorsunuz" diyecek kadar yürekli bir adam.

Nevzat Bey'in yazdıklarını ilk okuduğumda üniversite öğrencisiydim ve siyaset, tarih felsefesi konularına yeni yeni intikal etmeye çalışan birisi olarak oldukça heyecanlanmıştım.

Devlet üzerine yazılmış, siyaset felsefesi yazılarıydı yazdıkları.

Daha sonra, Türk medeniyeti üzerine yazdığı tarih felsefesi yazıları geldi. Sonra birçok meseleyi ele aldı.

Ziya Gökalp'ten Bediüzzaman Saidi Nursi'ye, Enver Paşa'ya kadar tarihimizin ve düşünce hayatımızın köşe taşları üzerinde biyografinin çok ötesine geçen düşünce kitapları yazdı.

Dava adamı olmak

Türkiye'nin düşünce hayatında bu kitaplar, bu çalışmalar ne yankı yaptı, ne kadar hissedildi derseniz, bu soruya cevap vermek çok kolay değildir.

Çünkü Türk düşünce hayatı büyük ölçüde birbirine kapanmış, birbirine sağır ve kör kapalı kutuplardan oluşmaktadır.

Siyasi husumet, nefret ve kin, düşünce hayatını tam anlamıyla duyarsızlaştırmıştır denebilir. Bu sebeple Nevzat Ağabey'in yazdıkları Türkiye'nin aydınlar çevresinin büyük ölçüde dışında kaldı, hak ettiği ilgiyi görmedi ve tartışılmadı.

Peki Nevzat Kösoğlu, Türkiye sağında, milliyetçi, muhafazakâr, İslamcı çevrelerde yeterince fark edildi mi derseniz, bunun cevabı da maalesef hayırdır.

Zira onun yazdıkları gündelik polemiklerin, siyasi taraftarlık, partizanlık diyebileceğimiz sığ tartışma zeminlerinin ötesinde olduğu için bu çevrelerde ya fark edilmedi ya da fark edilse de "şimdi bu meselelerle uğraşmanın zamanı mı" denilip, esas meselenin siyasi polemikler olduğu kabulüyle görmezden gelinmiştir.

Türk sağında, gündelik politik tartışmalar ötesine ilgi göstermeyen tutumun dışında, düşünme meselelerine karşı yanlış, zaman zaman sağlıksız denilebilecek bazı vaziyet alışların da bu ilgisizliklerde rolü olduğu söylenmelidir.

Türk sağının milliyetçi, muhafazakâr, İslamcı gibi sıfatlarla anılan kesimlerinde, birbirlerine karşı önyargılı davranışlarını, "ötekilerine" karşı ya "düşmanca" ya bir çeşit "eziklik duygusuyla" geliştirilen, tartışmasız benimseme veya kabul etmeye dönük sağlıksız davranışların, canlı bir düşünce hayatının oluşmasının önünde ciddi bir engel olduğu söylenebilir.

Nevzat Kösoğlu olmak

Her ne sebeple olursa olsun, aydınlar çevresinde sağın sola ve kendi içindeki farklılıklarına karşı, solun sağa karşı, bu yok sayıcı, itibarsızlaştırıcı, toptan reddiyeci veya eleştirmesiz bir kabullenme tavrını gösteren tutumların, düşüncenin yeşermesini, gelişmesini engellediğini tartışmak gerekmektedir.

Nevzat Kösoğlu'nun talihsizliği böyle bir kutuplaşmanın, böyle bir verimsiz düşünce hayatının hakim olduğu, aydınların özgüvenini kaybedip, bütünüyle çökmüş "Batılılaşan paradigması" içinden kurtuluş aradıkları, siyasi tartışmalara odaklandıkları bir dönemde yaşamış olmasıdır.

Buna rağmen inanıyorum ki Nevzat Kösoğlu, ne olursa olsun Türkiye'de yaşamayı talihsizlik olarak değil, şans olarak görmüştür.

Türk doğmayı, Müslüman olarak ölmeyi dilemiş, öyle yaşamış ve öyle Hakk'a yürümüştür.

Nevzat Ağabey'in cenazesinde onun "Mahşerde Efendimiz'in yolunda buluştuğumuzda, birbirimizi türkülerimizle tanırız inşallah" sözünü hatırladım.

Mekânı cennet olsun.

13 Ekim 2013 Pazar

Nevzat Kösoğlu - Mehmed Niyazi



Nevzat Kösoğlu gibi yakından tanıdığım birinin ardından bir şeyler yazmak son derece zor. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne Nevzat İspir’den, ben de Akyazı’dan gelmiştik. İkimiz de Peyami Safa okuru idik.

Demokrat Parti darbeyle devrilmişti; üstad, bir filozof edasıyla makaleler yazıyor, bu darbenin gelecekte yeni darbelere sebep olmaması için kılı kırk yarıyordu.

O zaman öğretim üyeleri; “Sulanmış kafa, Peyami Safa” diye öğrencileri kışkırtmıştı. Peyami Safa’nın oğlu Merve, askerlik vazifesi için bulunduğu Erzincan’da vefat etti; üstad canlı bir cenaze gibiydi, ikimiz de Peyami’nin çok yaşamayacağını tahmin ettik; bir yıl sonra da Hakk’a yürüdü.

Örfi idare günleriydi, kimsenin söz hakkı yoktu, Nizamettin Nazif o karanlık sessizliği yırtarcasına; “Beni Peyami’nin mezarının başında konuşmaktan kimse men edemez!” diye bir nutuk çekti. Nevzat bana döndü; “Şükürler olsun ki bu topraklarda insanlık ölmedi.”

O sırada Milli Türk Talebe Birliği ve Milli Türk Talebe Federasyonu solcuların elindeydi. Milliyetçi talebeler buralara yaklaşamıyordu. Nevzat, aynı zamanda benim de etüt hocam olan Milli Türk Talebe Birliği’nde görevli bir arkadaşı tarafından Hukuk Fakültesi Derneği temsilcisi olarak birliğe tayin edildi.

İzmir’de yapılan kongreye Nevzat’la birlikte gittik. Talebe teşekküllerinin ne olduğunu bilmiyorduk. Her partinin kendine göre talebe işleriyle ilgili bir teşkilatı vardı; tabii bizim kimsemiz yoktu. O kongrede fırsat bulup Nevzat’ı aday yapamadık ama talebe teşekküllerinin etkinliği ve fonksiyonu zihnimizde yer etti.

Bir sonraki dönemde Bursa’da Milli Türk Talebe Birliği’nin kongresi vardı. Bu kongrede Nevzat, dönemin Bursa valisinin engelleme çabalarına rağmen kongre başkanı oldu. Salabetle idare ettiği genel kurul sonrasında Milli Türk Talebe Birliği, ardından da Milli Türk Talebe Federasyonu bizim elimize geçti.

Nevzat tam bir idealistti; o yıllarda solcular hariç, bir ya da iki yayınevi vardı. Bunlar da ağırlıklı olarak dini kitaplar neşrediyorlardı. Milli kültür hayatımızı canlandırmak ve bu konudaki boşluğu doldurmak adına Nevzat’la beraber bir yayınevi kurmaya karar verdik.

Necip Fazıl’ın “Reis Bey” adlı eserini neşrederek girdiğimiz yayın dünyasına Nevzat; farklı kapak tasarımları ve oluşturduğu reklam broşürleriyle olduğu kadar, editörlüğünü yaptığı Ötüken kitabelerinden günümüze kadar Türk edebiyatının en güzel verimlerinin derlendiği Büyük Türk Klasikleri, büyük emeklerle derlediği ve Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde tercüme ettirerek yayınladığı Türk Edebiyatı Antolojisi gibi altından kalkılması çok zor projelerle yeni bir soluk getirmiştir. Şurası bir gerçektir ki; Nevzat’ın sabrı, azmi ve disiplinli çalışması olmasaydı, birlikte kurulmasına önayak olduğumuz Ötüken Yayınevi teşekkül etmezdi.

Tabii Nevzat kendisinden çok gelecek nesilleri düşünüyordu. O sırada Ötüken Yayınevi’nin “Söğüt” adında bir tanıtım dergisi vardı. Nevzat orada çok güzel makaleler yazıyordu; hele bir yazısı vardı ki bugün bile hafızamdadır; ortak dostumuz Zaptiye Ahmet’in ölümü üzerine kaleme aldığı “Erken Giden Mektup”. Daha sonraları bu makaleleri derleyip kitap haline getirdi. Nevzat’ın hayatı hiç kendisine ait olmadı; bir ayağı politikada diğer ayağı kültür hayatında idi. MHP’den Meclis’e girdi; enfes konuşmalar yaptı; Mamak’ta, idamla yargılandığı sıkıyönetim mahkemesinde aslanlar gibi kükredi.

Çok objektif bir adamdı; milletimize hizmet eden kim varsa hesapsız kitapsız yanında durdu. “Bediüzzaman Said Nursi”, “Şehit Enver Paşa”, “Peyami Bey”, “Galip Erdem”, “Dündar Taşer” gibi şahsiyetlerin derinlikli analizleriyle okuyucuya yeni ufuklar açan biyografiler kaleme aldı. “Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler”, “Milli Kültür ve Kimlik”, “Türk Olmak Ya da Olmamak” gibi çok muhtevalı eserlerin de sahibi olan Nevzat Kösoğlu, Türk milliyetçiliğiyle ilgili ciddi araştırmalara imza attı.

Nevzat’la aramızdaki ilişki arkadaşlığın çok ötesindeydi. Hastalığı zuhur edince yanına gittim, geçmiş günleri beraber yâd ettik. Laftan lafa konuşurken bana dedi ki; ‘Mevlânâ, Yunus, Said Nursi Hazretleri’nin imanını tekellüm ediyorduk. Sonra baktık ki biz de imanlı olduk’. Ciddi bir rahatsızlığa düçar olduğu halde tevekkülü elden bırakmamıştı. Hayatta tanıdığım birkaç ahlaklı adamdan biriydi. Mekanın cennet olsun aziz kardeşim... 

Bir geleneğin entelektüeli: Erol Güngör - Altan Algan



Onun ismini ilk duyduğumda üniversiteyi bitirmek üzereydim. Yan alan olarak seçmiş olduğumuz edebiyat bölümünde Yeni Türk Edebiyatı derslerine gelmekte olan Nurettin Öztürk adında bir hocamız vardı. 

Onu çok önemserdi, bir kültürel milliyetçi olarak. O zamanlar okumaya niyet ettim. Bütün eserlerini edindim ama pek sıcak bulduğumu söyleyemem. Ardından geçen yıllar içinde birkaç kitap ve onun hakkında yazılan kısa yazılara dikkat kesildim. Son zamanlarda ise bir başka bağlamda hatırladı onu milliyetçiler. Ondan sonra düşünür çıkıp çıkmadığı meselesi üzerinden yapılan bir hatırlamaydı bu. Hatta öylesine sakatlayıcıydı ki sadece milliyetçilerden değil başka düşünce akımlarından da düşünür çıkmadığını ifade edecek kadar soncu bir bakışa sahipti. Oysa milliyetçiliğin kendi kısırlığıydı söz konusu olan. Yoksa başka akımların düşünürleri üretimlerine devam etmekteydi. Zaten onu konuşulur kılan hususlardan biri de doksanlı yıllarda artan ya da belirginleşen İslami görünümlerdi.

İSLAM KÜLTÜR VE TARİHİYLE YENİLENME
Erol Güngör kimdir, nasıl bir entelektüel lügate sahiptir, denilirse belki ona çok yakın olmayan bir düşünürden, Foucault’dan yardım almak gerekir. O yazarı bir teorinin, bir disiplinin ya da bir geleneğin yazarı olarak tanımlar. Bu tanımdan bir adım daha öteye gidersek onun gelenekten hareketle muhafazakârlığın kültürel kuruluşunu sağladığını belirtebiliriz. Yoldaşlarından yahut daha doğru bir tanımla ülküdaşlarından Yılmaz Özakpınar şöyle der: “Erol Güngör müstesna bir zihnî terkipti. Onda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sanatkâr ruhu, Yahya Kemal Beyatlı’nın tarih duygusu, Mümtaz Turhan’ın ilim zihniyeti ve Anadolu velilerinin ilhamı vardı.” O yüzden muhafazakâr milliyetçi “entelektüel sosyolojisi” oluşturmaya çalışanlar onu atlayamazlar. Türkiye’de muhafazakâr aydının düşünce serüveninin gelişim seyrini Erol Güngör’ün yazdıklarında yakalamak olanaklıdır. Bu açıdan bakıldığında Cemil Meriç’in düşünce gelişiminin de kısmen benzeri mecrada seyrettiği anlaşılabilir. Fakat Erol Güngör’den farklı olarak Cemil Meriç Marksizm eleştirisi ve diğer hususlarda Batılı kaynaklardan daha çok etkilenmiştir.
Eserlerinin tümünü Soğuk Savaş döneminde ve ağırlıklı olarak “bir taş vardı yolun ortasında/yolun ortasında bir taş vardı/bir taş vardı/bir taş vardı yolun ortasında” yaklaşımınca Marksistlere cevap verme ve bunu hiç unutmama kaygısıyla oluşturan Erol Güngör aslında derin bir dilemmayı yaşar. Yetmişli yıllarda katıksız bir MHP’lidir. Bir anlamda yarı-resmi ideologtur. Özellikle 1975`ten sonra sahip olduğu entelektüel cephaneliği İslam kültüründen ve siyasal tarihinden öğeler taşıyarak yenilemeye yöneldiğini, ancak bu çerçevenin MHP içinde pek hoş karşılanmadığını ve özellikle 1970`lerde İslam ve kültür meselelerine yaptığı vurgular nedeniyle, Romalı askerlerin Hıristiyanları kovalaması gibi belde silah komünist ve zaman zaman İslamcı avına çıkan MHP tabanı tarafından kenara itilen Güngör, seksenlere doğru ise tümüyle MHP ideolojisinden kopar, ama aynı zamanda yükselişe geçen İslamcılığa da yaklaşmaz. Bu yönüyle tarih görüşünü sosyolog Karl Manhiem’in “İnsan, cemiyetin sosyal ve tarihi yapısı hakkındaki en vazıh görüşe ya o cemiyet içinde yükselirken ya da düşerken ulaşır” sözüyle açıklamaya başlayan Erol Güngör, aynı zamanda bu sözle entelektüel amelini de taçlandırır.

HAYATINDAN SATIRBAŞLARI
25 Kasım 1938`de dört kardeşin üçüncüsü olarak tipik bir Selçuklu şehri olan Kırşehir’de dünyaya gelir. Babası adliye zabıt kâtibi Abdullah Sabri Bey, annesi Zeliha Gülşen Hanım’dır. Erol Güngör’ün şahsiyetinin oluşumunda hem babasının ailesinin hem de annesinin ailesinin etkileri büyüktür. Dedesi Kırşehir’de Ahi Tekkesinin son şeyhi aynı zamanda Ahi Evren Camii’nin imamı olan Hafız Osman Efendi’dir. Güngör’ün ağabeyi Hidayet Güngör, kardeşinin ölümünün üçüncü yılında Selçuk Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada Osman Efendi’yi şöyle anlatmaktadır: “… Büyükbabam Hafız Osman Efendi, Ahi Evran Camisi imamlığı yapıyor. Gençliğinde Sultan Hamid devrini görmüş, medresede zamanın eğitim ve öğretiminden nasibini almış, güçlü bir adam. Çok gezmiş, sesi güzel, kendisi son derece erkek yakışıklılığı içinde bulunan örnek bir insan tipi. Ermeni göçü sıralarında şehrin merkezinde iki katlı bir Ermeni konağını satın almış, dört kızını evlendirmiş, oğlu ile yani babamız ve onun çocukları olan bizlerle oturuyor.”
Güngör’ün babası Abdullah Sabri Bey, ortaokul mezunu olup zikredildiği gibi Kırşehir Adliyesinde zabit kâtipliği yapıyordu. Az konuşan, ağır başlı bir insan fakat bunun yanında da o derece nüktedan bir insandır. Ağırbaşlılık özelliğini babasından aldığı belli olan Erol Güngör, İstanbul’a geldikten sonra çeşitli kişi ve cemaatlerin sohbetlerine katılıyor, bilgi ve görgüsünü artırıyordu. Bu arada Yahya Efendi Dergâhı’na da devam ettiğini görmekteyiz. Kardeşi Erol Güngör’ün daha çocukluk yıllarında farklı biri olduğuna işaret eden ağabey Hidayet Güngör, bu hususu şöyle belirtiyor: “Erol bizden farklı bir yapıya sahipti. Daha fazla araştırıcı ve inceleyici idi. Ders dışındaki hayatını da okuma ve yazma esasına göre düzenlemiş bir okul öğrencisinin, fikir ve düşünce adamı olma yolunda ne kadar büyük mesafe alacağını tasavvur etmek güç olmadığı için daha lise çağında Erol’un ne olacağını sanki biliyor gibiydik.”
Erol Güngör’ün annesi Zeliha Gülşen Hanım okumaya son derece meraklı birisidir. Gülşen Hanım’ın babasının ismi Hakkı Demirsoy’dur, Güngör’ün kız kardeşi, Aysel Güngör’ün belirttiğine göre, Hakkı Bey’in mesleği berberlikti. Osmanlı-Rus savaşı dolayısıyla askere çağırılmış ve bir daha da haber alınamamıştır. Aysel Güngör, annesinin aile çevresini şöyle anlatmaktadır: “Annemin ailesinde okumaya çok meraklı insanlar vardı. Mesela dayılarım ve annemin dayıları onlar hep kalemiyle para kazanan insanlar olmuşlardır. Mesleği askerlik olan dayım Osman Demirsoy’un yazılmış, fakat basılmamış eserleri vardır. ”

HER ŞEYDE İKTİSAT
Erol Güngör’ün küçük yaşlarda okuma alışkanlığı kazanmasında Hafız Osman Efendi’den başka dayılarının kütüphanelerinin de önemli payı vardır. Erol Güngör’ün okul döneminde dedesi Hafız Osman Efendi ile edebi konularda sohbet ettiklerini Aysel Güngör şöyle anlatmaktadır: “Dedemle, Erol Güngör’ün konuşmaları aile içinde olurdu. Dedem akşamları bir beyit söyler ve ağabeylerimle tartışırdı. Mesela Kara Davut’u okurlardı, destan okurlardı. Akşamları evimizde, özellik dedem eski Türkçe divan okurdu. Daha sonra bütün aile fertleri sırayla divan okurdu. Annemin okuma merakı ve okuyan insanlara göstermiş olduğu ilgi, bütün aile fertlerini okumaya itiyordu. Akşam olunca yemekten sonra herkes kitap alır ve okumaya başlardı. Bu dönemde Erol Güngör de kendisini okumaya vermişti ve devamlı okumaktaydı.” Henüz ortaokul çağlarındayken Osmanlıca öğrenir, üniversite öğrencisi olmadan, yerli yabancı klasikleri hafızasına yerleştirir. Lise yıllarında mahalli gazetede başlayan yazarlığı, hayatı boyunca devam eder. Lise yıllarında Ziya Gökalp’i okur ve derinden etkilenir. Onu en çok etkileyen ise Hilmi Ziya Ülken’dir. İlhan Berk, Ercümend Özkan’la birlikte Erol Güngör’ün de hocası olur Kırşehir Lisesi’nde.
Ardından üniversite için arayışlara girer. 1956 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk bölümüne kaydolur. Burada Fethi Gemuhluoğlu vasıtasıyla Mümtaz Turhan’la tanışır, coşkun kaynak hayatı boyunca kıvrılıp akacağı geniş ve uzun yatağı bulur. Yine bu yıllarda aydınların müdavimi olduğu Küllük kafesinin müdavimlerinden olur. Burada Gemuhluoğlu ve Turhan yanında tarihçi Mükrimin Halil, Asaf Halet ile tanışır. Necip Fazıl ve Nihal Atsız’dan etkilenir. Mümtaz Turhan’ın teşvikiyle Hukuk Fakültesinden ayrılıp İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kaydını yaptırır. Erol Güngör’ün ilk izlenimde soğuk ve az konuşan görünümü, onun sözü israf etmemesiyle alakalıdır. Onun bu vasfı ailesinden gelen bir hususiyet olduğu gibi, aynı zamanda üniversiteden itibaren yaşamında mühim bir tesiri olan Hocası Mümtaz Turhan’ın da bir hususiyeti idi. Erol Güngör’ün az konuşma özelliğini kardeşi Aysel Güngör şöyle anlatıyor: “Abim, hocası Mümtaz Turhan’da en çok beğendiği özellik olarak az konuşmasını belirtirdi. Ben konuştuğumda, bana, biz kalkınma çabasında olan bir ülkeyiz, onun için her şeyde iktisat sözde de iktisat, derdi.”

SOSYAL PSİKOLOJİ PROFESÖRÜ
Fakülteden mezun olduğu 1961 yılında tecrübî psikoloji kürsüsünde asistan olur. Bu sırada Türkiye’de yeni yeni gelişmekte olan sosyal psikolojiye yönelir. Bu disiplinin önemli eserlerinden Krech ve Crutchfield`in “Sosyal Psikoloji” kitabını Türkçeye çevirir. “Kelâmî Yapılarda Estetik Organizasyon” adlı teziyle doktor, “Şahıslar Arası İhtilafların Çözümünde Lisanın Rolü” konulu teziyle doçent, “Değerler Psikolojisi Üzerine Araştırmalar” adlı teziyle sosyal-psikoloji profesörü olur (1965, 1975, 1978).
1966`da ABD Colorado Üniversitesinden tanınmış sosyal psikolog Kenneth Hammond`un daveti üzerine Amerika`ya gider. Bu üniversitenin Davranış Bilimleri Enstitüsünde milletlerarası bir heyetin araştırmalarına katılır. Sosyal psikoloji ders ve seminerlerini yürütür. Döndükten sonra Devlet Planlama Teşkilatı, Millî Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı’nın çeşitli komisyonlarında görevler alır.
Ciddi ilk yazısı olarak gördüğü o zamanki Milliyet’te, Ulunay’ın sütununda yayınlanan tenkit yazısı Kırşehir’de önemli bir ilgi uyandırmıştır. Akademik çalışmalarının yanı sıra günlük fıkralar ve makaleler yazar. 1960’ların ortalarında çıkan Yol dergisi seviyeli bir haftalık dergiydi. Erol Güngör’ün bu dergideki yazılarının Marksizmin tenkidi niteliği taşıdığı görülür. Yazıları Türk Yurdu, Klinik Sempozyum, Hisar, Türk Birliği Dergisi, Töre, Türk Kültürü, Milli Eğitim ve Kültür, Milli Kültür, Konevî, Toprak ve Diriliş dergileri ile Millet, Her Gün, Yeni Düşünce, Yeni Sözcü, Yol, Ayrıntılı Haber, Yeni İstanbul ve Ortadoğu gazetelerinde yayınlanır. Aynı tarihlerde “Türk Edebiyatı”nda da edebi yönü güçlü makale ve çeviri yazılarını kaleme alıyordu.

İLİMDE DE AHLAKTA DA MUHTEŞEM BİR DAĞ GİBİYDİ
1974–77 yılları arasında Ortadoğu gazetesinin başyazarlığını yapar. Güngör bu gazetedeki başyazılarında günlük politikaya da temas ediyordu, ama yazıları o güne kadar karşılaştığımız günlük politika yazılarına benzemiyordu. O ne objektiflik endişesiyle hiçbir fikri beyan etmeyen çoğu defa sadece olayları özetleyen yazarlara benziyor; ne de bir politikacıdan farklı davranan yazarlar gibi yapıyordu. Günlük politik meseleleri sosyal ilimlerin, tarihin ve milli kültürün süzgecinden geçiriyor, sonra da öz ve anlaşılır biçimde yazıya döküyordu.
Kendisini çok iyi tanıyan ve bir “üstad” olarak tarif eden Weberyen Batı rasyonalizminin müridi Taha Akyol, Erol Güngör hakkında şöyle söylemektedir: “Erol Güngör, ilim ve tefekkürde nasıl henüz eteklerine bile ulaşamadığımız bir muhteşem dağ idiyse, karakter ve ahlakta da öyleydi. Herkes bilirdi ki Erol Güngör bir ikbalperest değildi, takdiri de tenkidi de hiçbir hesaba dayanmazdı. Bir sosyal psikolog ve sosyolog olarak siyasi meseleler hakkında yazdığı halde asla politize olmamış, ilmin siyasetten üstün olduğunu âlimin vakarının, siyaset rüzgârlarının karşısında bir yüce dağ silsilesi gibi dikilmesi gerektiğini kendi hayatıyla ortaya koymuştu. Tabi ki siyasi kanaatleri vardı, ama siyaseti sevmemişti, baskı ve çirkefli saldırılardan yılmamıştı. O, Kültür Bakanlığına veya Kültür Müsteşarlığına bir değerli eseri yayınlatmayı her şeyden önemli bilirdi.”
1980 sonrasında kurulan YÖK tarafından Selçuk Üniversitesi rektörlüğüne tayin edilir. Bu vazifesini yürütmekte olduğu sırada, henüz sadece on aylık rektörken 24 Nisan 1983’te geçirdiği bir kalp krizi sonrasında hayata gözlerini yumar.

ZİHİN HARİTASININ KODLARI
Beşir Ayvazoğlu’nun ifadesiyle Erol Güngör, Türk aydınının “proto-tipi”dir. Derin bilgi ve tecrübe sahibi bir akademisyen olma vasfının yanında o, milliyetçi entelektüel hayatta yeri doldurulamayacak bir mütefekkir, hafızalardan silinmeyecek bir kültür adamıdır. Çağdaş bir milliyetçiliğin kurulabilmesi için zihninin ve zamanının bütün imkânlarını feda etmiştir. Ciddiyetinden ve seviyesinden taviz vermeden içinde yaşadığı toplumun tarihini, düşünce verimlerini ve kültürünü iyi bilen bir sosyologun neler üretebileceğini yaptığı çalışmalarla gösterir.
“İdeoloji” yerine fikir sahibi olacak bir nesli yetiştirmek için edebî ve ilmî tüm birikimini sarf eder. Bir yanıyla yerliliğin kaynaklarını, diğer yanıyla dünyayı kucaklar. Bir yandan sahasında meydana gelen ilmî gelişmeleri yakından takip eder, diğer yandan kültürün değişik boyutlarına hâkim bir entelektüeldir. Sadece entelektüel değil, sade, akıcı ve anlaşılır bir üslubu derinliğiyle birleştirebilmiş bir yazardır. Bu yanıyla muadili olan diğer milliyetçi muhafazakâr entelektüellere nazaran somut bir sosyolojik perspektife sahip, Soğuk Savaş’a özgü milliyetçi muhafazakârlığın fazlasıyla tepkisel ve statik boyutlarının barındırdığı riskleri fark ederek; milliyetçi muhafazakâr fikriyatın giderek tıkanan ve donuklaşan durumunu aşmaya çalışan bir zihni arayışa sahiptir. Bu çizgileri oluşturan sosyolojik, epistemolojik, ideolojik ve politik motifleri ortaya koymayı denediğimizde Weberyen Batı rasyonalizminin ve pozitivist bilimci yüceltimin hayranı olan ve bu unsurların Türk sağına tahvil edilmesi adına “ilmi milliyetçilik” kavramını ortaya koyan, muhafazakâr modernleşme ethosunun ontolojisini ve bilimsel sınırlarını çizen Mümtaz Turhan, Erol Güngör’ün zihin haritasının oluşumuna katkısı oldukça fazladır.
Güngör’ün Türk sağında ender örnekleri olan özeleştiri uğraşlarına rağmen milliyetçi muhafazakâr ortodoksiyi aşamasının nedenleri iktidar ve entelektüeller arasındaki girift ilişkilerde aranmalıdır. Güngör’ün milliyetçi muhafazakâr ortodoksiyi aşamamak bir yana bu anlayışın en doktriner ve uç yorumu olan Türk-İslam sentezini savunan Aydınlar Ocağı’nın bir üyesi olmasının, “korporatist entellektüellere özgü ayrıcalıkları yeniden üretme veya bunları sahiplenme eğilimden bağımsız görülemeyeceği açıktır.” Esas itibariyle Güngör’ün önemi, Soğuk Savaş döneminde Türkiye sağının iki önemli ve rakip yorumu olan milliyetçi muhafazakârlık ve muhafazakâr modernleşme çizgisinin 1980’lere gelindiğinde toplum kesimlerinin varoluş ve kimlik krizlerine dair ikna edici yanıtlar üretememesinde kendini ifşa eder.

HER ŞEY ELEŞTİRİLEBİLİR, DEVLET HARİÇ!
Din algısı daha çok Parsons etkisindedir. Onun için dini bir sosyal sistem olarak ele alır. Bu bakışı doksanlı yıllarda onun daha çok okunmasının da asıl nedenidir. Şimdi, geçmiş ve gelecek arasında kopuş görmeyen Erol Güngör, geçmişe hasretle bakmanın ve sık sık geçmiş üzerinde durmanın bugünden duyduğumuz sıkıntının ve gelecekten duyduğumuz kaygının bir uzantısı olduğunu ifade eder. Bu bağlamda gelecekten ve bugünden ne anlaşıldığı üzerinde durarak konuya yaklaşır. İnsanın zihnindeki ve özlem duyduğu geçmiş “sübjektif geçmiş”tir. “Böylece, bilmediğimiz veya benimsemediğimiz bir tarih bizim için geçmiş(mazi) olamaz. Bugün dediğimiz şey ise genellikle insanın hayatında geçmişle karşılaştırılan kısmıdır. Gelecek ise içinde bulunduğumuz andan itibaren bilinmeyen bir sona, fakat genellikle kendi hayatımızın sonuna kadar uzanan zamandır. Bu zaman parçalarındaki olaylar bizim mazi veya tarihle olan ilgimizin belirlenmesinde asıl rolü oynar.” Öte yandan her toplumsal kurumun eleştirilebileceğini ama devletin eleştirilmeyeceğini ifade ederek milliyetçi ontolojiye bağlılığını da ortaya koymuş olur. Ama kimse bilmek istemez bunu nedense. Bitmek tükenmek bilmeyen bir kültürel ya da iktidar genetiğidir bu.
Gün gelir herkes ölür. Gün gelir buyurulandır ölüm. Yalnızca ölmek, hiç kaçış olmaksızın…“Kimin umurunda yaşlanmak, nedir yaşlılık” diyemeden kırk beş yaşında (1983) bu dünyadan, özellikle milliyetçi fikriyat bakımından arkasında doldurulması imkânsız bir boşluk bırakarak bildiğimiz edebi yurda gitti. Onun yokluğu Türk sağının ve Türk milliyetçiliğinin can damarlarından birinin kesilmesi olmuştur.

26.04.2010

EROL GÜNGÖR ÖLDÜ! ...VE BİR ALEM GÖÇTÜ Mehmet Efe Sorgunlu



         Eğer; gözler kapalı değilse, eğer;akıl uyumuyorsa ve eğer; bilim ve vicdan yaşıyorsa;20.yüzyılın düşünürleri sayıldığında, EROL GÜNGÖR, ön sıralarda yer alır.
         Değerli okurlar, konuya girmeden önce, bir üzüntümü sizlerle paylaşmak istiyoruz...
         Biz, bir şeyi merak ettik... Acaba, Pof.Dr. Erol Güngör, ansiklopedilerde bir-iki satırlık da olsa, yer almış mıdır? diye bir kaçını karıştırdık...Bilgi almak için değil;Erol Güngör için ansiklopedilere başvurmamıza gerek yoktur;çünkü elimizde  Erol Güngör’e ait pek çok doküman var. Kaldı ki, bu satırların yazarı 35 yıldır, Türk  kültür hayatının içindedir;dökümansız da olsa Erol Güngör dehasını sizlere aktarabilecek birikime sahiptir... Ancak, merak ettik ve baktık;ne var ki, acı gerçek, bizi derinden sarstı;üzüntü vericidir ki;’düşünce dehası’ bu seçkin bilim adamının adı, bizim incelediğimiz hiçbir ansiklopedi de yoktur! Ne Meydan Larousse’da, ne Büyük Larousse’da, ne de Ansiklopedi Britannica’da, ne bu ansiklopedilerin eklerinde ve ne de Yeni Türk Ansiklopedisi’nde “Güngör” maddesinde Erol Güngör yoktur. Gözler kapalı... Akıl uyuyor...Bilim ve vicdan can çekişiyor;demek, belki ağır olacak ama;doğrusu ne diyeceğimizi de bilemiyoruz.
Acaba Erol Güngör’ün hiçbir özelliği yok muydu?Bu soruyu sormak bile anlamsız!Bırakınız engin! Bir düşünür olmasını;o, öldüğünde Selçuk Üniversitesi’nin rektörü, bir bilim adamı idi.Sanırım sadece bu özelliği, ansiklopedilere girmeye yeterdi! !(Türk meclisi notu:Bu yazı 28 Nisan 2000 de yazılmıştır)
Bu hüznümüzü sizlerle paylaştıktan sonra, her zaman unutulmayacaklar arasında yaşayacak olan Erol Güngör’den çok kısa olarak söz edelim. ‘çok kısa’ diyoruz;çünkü, o dehayı anlatmak için, bu derginin değil iki sayfası;80 sayfası dahi yetmez.
          
          HERKES ANLARDI...
          Erol Güngör’ün belki de en büyük özelliği;tarih ve sosyal olaylarla ilgili sorunlar karşısında çok sağlam, çok mantıklı ve bilimlik yargılarda bulunması yanında düşüncelerini toplumun her kesiminin anlayacağı biçimde sunmasıdır. Sonsuzluğa göçtüğü yıl olan 1983 yılında  Töre Dergisi’nde, Prof Dr. A.Bican Ercilasun onun bu özelliğini çok güzel biçimde şöyle açıklıyor:
                   “(...)En grift meseleleri, en kısa yoldan ve en anlaşılır şekilde ifade etmeyi biliyordu. Kendisi bir yazar ve sosyal ilimci olarak ilk defa tanıdığımız Yol dergisinde bu özelliği ile hemen dikkati çekiyordu.”
Gerçekten Erol Güngör, en zor konuları bile öz ve anlaşılır bir biçimde aktarmayı beceren az bulunur düşünürlerdendi. Onun anlatımında, yersiz bilim terimleriyle örtülü bir ‘ukalalığı’ bulamazsınız. Açık ve seçik bir uslubun sahibiydi. Doluydu. Vardı, veriyordu.

                       EROL GÜNGÖR VE İSLAM...
                   O, İslami devirlerin fikir tutsağı değil, aksine o devirlerin çağımızdaki özgür bir yorumcusu;ayağı yere basan, yaşadığı zamanın özelliklerini bilen ve İslam’ın her çağa yettiği gerçeğini unutmayan;zihniyet gardiyanı simgelere, geçmiş devir deyimlerine sığınmayan geniş ufuklu bir düşünürdü.
                   Mayaş Yayınları arasında çıkan “İnanmış Aydın’ın Problemleri” isimli kitapta, şöyle diyordu:
                   “(...) Gazali’den sonra İslam Dünyasına tembellik ve yobazlık hakim olmuş değildir. Yine alimler ve mutefekkirler yetişmiş ve bunlar kendi sahalarında alabildiğine derinleşmişlerdir. Fakat düşünce yenilikle gelişir;zihne meydan  okuyan yeni problemler çıktıkça onlarla uğraşmak mecburiyeti insana o güne kadar fark etmediği veya kullanmadığı yeni boyutlar gösterir.”
                   “Müslümanlar fikir meselelerini iman meselesi halinde görmekten vazgeçmeli ve düşüncesinin doğruluğuna kriter olarak imanı almamalıdır. Bu onların imanlarını terk etmeleri anlamına gelmez, fakat fikre iman ölçüsü hakim olduğu zaman kimin haklı kimin haksız olduğunu anlamaya hemen hemen imkan yoktur. İman öyle bir konudur ki, ana hatlarıyla herkesi birbirine bağlamakla birlikte tartışmaya sokulduğu zaman ufak ayrıntılar bile insanların birbirlerini en ağır şekilde suçlamalarına yol açabilir. Bu yüzden iman konusu şeyleri ya red ya kabul edersiniz, yani tartışamazsınız. Fikir böyle değildir, onun gelişmesi hep veya hiç esasına dayanmaz.”
                   “(Gazali dönemi) Onbirinci yüzyıldan bu yana olan gelişmelere kendimizi inkar etmeden nasıl ayak uyduracağız? Benim kanaatimce müslümanları bugün en çok düşündürmesi gereken şey onbirinci yüzyıla bağlanmak değil, bugüne ayak uydurmaktır. Her nedense müslümanlar geçmiş yüzyılların otoritelerine bir çeşit kutsiyet izafe etmekte ve İslam düşüncesi denince hemen onlara müracaat etmektedirler. Bizim bugüne ayak uydurmamız için eskileri inkar etmemiz gerekmez, ama onların bıraktığı yerde durmak veya oradan başlamak zorunda da değiliz.”

                   DERİNLİK... DERİNLİK...
                   Erol Güngör’ü çok genç yaşta yitirdik. Üreteceği fikirlerle ülkeye daha çok yararlı olabilirdi. Onun en büyük özelliği fikirlerindeki derinlik idi...Onu kendi sözleriyle tanımak, sanırız en doğru olanıdır... 3 Haziran 1982 tarihli Millet Gazetesi’nde yayınlanan söyleşide Lütfi Şehşuvaroğlu’nun sorularını şöyle yanıtlıyordu:
                   “Milliyetçilik mefhumunun 21. Asırda kazanacağı yeni boyutlar sizce nelerdir? Milliyetçilik mefhumu ortadan kalkacak mı? Geleceğe bakışınız nasıl?
                   GÜNGÖR:Milliyetçilik, ayrı milli toplulukların varlığı manasında belki hiçbir zaman ortadan kalkmayacaktır. Ancak bu toplulukların meselelerine bakış tarzları şimdikinden farklı olabilir. Aslında milliyetçilik çok değişik görüntüleri olan bir tavırdır;geçmişte ve bugün farklı milliyetçilik anlayışları olduğu gibi, ileride de olması beklenir.
                   -Hürriyet ve otorite dengesini nasıl kuruyorsunuz?
                   GÜNGÖR: Hürriyet ve otorite dengesi insanlık tarihini yüzyıllardır meşgul etmiş ve kesin cevap bulamamış bir meseledir. Belki kesin bir cevap bulunmayacaktır. Fikir hürriyeti konusunda hiçbir sınırlandırmaya taraftar değilim. Öte yandan, Türk milletinin varlığının korunması ve devamında devlet otoritesinin yeri başka milletlerinkine benzemeyecek kadar önemli olmuştur. Devlet otoritesinin ne kadar lazım olduğunu her halde anlamış olmalıyız. Bence hürriyet-otorite dengesinde milletlerin tarihi şartları ve milli şahsiyetlerinin önemli bir yeri vardır. Avrupa’da fikir hürriyetinin ve kültür gelişmesinin çok eski bir tarihi olduğu halde bu durum orada en katı diktatörlerin çıkmasına engel olamadı. Bizim milletimizin tarihinde “zalim devlet” hiç olmamıştır;siyasi tehlike yaratmadığı, yani eyleme dönüşmediği müddetçe kimsenin fikrine karışıldığı da pek görülmez. Kısacası, Türklerde otoritenin tavrı genellikle ağırbaşlı ve mülayım olmuştur. Bu tarihi özelliğimizin ileride de bize çok yardımcı olacağı kanaatindeyim.”

                   EROL GÜNGÖR VE TANZİMAT
                   Günümüzde “sağcı” ve “İslamcı” olarak tanımlanan, kimi yazarlar “Tanzimat” adlı bir ‘günah keçisi’ bulmuşlar;sloganlarla örülü anlatımlarıyla, bir tuhaf “Tanzimat öfkesi” taşırlar...”Batılılaşmanın başladığını” dolayısıyla milli değerlerden kopma ‘ayıbının’ doğduğunu, hep vurgulaya gelmişlerdir. Burada çok ince bir ayrıntı hep o gözlerden ırak kalmıştır;modernleşme! Esasen, Tanzimatçıların ‘batılılaşmak’ gibi bir emeli de yoktu. Onlar, değerleri çağa uydurma;’modernleşme’ kaygusunu taşıyorlardı. İşte bu önemli ayrıntıyı, ilk fark edenlerden biri de rahmetli Erol Güngör idi. Töre Degisi’nin 102.sayısında yayınlanan ve 145. sayısında ölümü dolayısıyla tekrarlanan “Tanzimat üzerine bir kaç not” başlıklı makalesinde Erol Güngör şöyle diyor:
“(...) Eline her kalem alan kişi “yüzelli yıldır içine düştüğümüz buhran”dan bahsederken, iki de birde “Tanzimat’tan beri” diye sözlerine başlarken, aslında Tanzimatçıları tenkit etmekten ziyade bizim modernleşme hareketlerimiz hakkındaki umumi şikayetlerini dile getirmektedir. Bunlara bir noktayı hatırlatmakta fayda görüyoruz. Tanzimatçılar da memleketin ‘yüzelli yıldır’ bozulduğunu söylüyorlar;Tanzimat Fermanında yüzelli yıldan beri devlet idaresinin türlü müsibetlere giriftar olduğundan bahsediyorlardı.”
                   “(...) Cumhuriyete gelince, bu olay Tanzimattan, daha doğrusu ikinci Mahmut’tan beri gelen değişmelerin tabi bir sonucu sayılabilir. Fakat Cumhuriyet modernleşme yerine Batılı olmayı kesinlikle tercih ederek Tanzimatın geleneğini rededmiştir. Modernleşme ile Batılı olma basit bir kelime farkından ibaret değildir, tamamen değişik dünya görüşlerini ifade eden kavramlardır.”
                   “(...) Tanzimatçıların modernleşme hareketlerinin ne kadar isabetli olduğu meselesi ise, delilleriyle ele alınıp, etraflı bir şekilde izah edilmesi gerekli bir mevzudur. Fakat herhalde aydınlarımız ve eli kalem tutanlarımızın bu mevzularda ezbere konuşmaktan vazgeçmeleri, yaşasın veya kahrolsun sloganlarını bırakmaları böyle bir araştırmanın ön şartıdır.”

                   KİMDİR?
                   Erol Güngör, 1938’de Kırşehir’de doğdu. Derin bir İslam kültürünü yaşayan ailede yetişti. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’nü bitirdi. 1966 yılında doktorasını tamamlayarak, ABD Colorado Üniversitesi’ne ‘uzman, araştırmacı’ olarak gitti. 1971’de doçent, 1978’de profesör oldu. Özgün ve çeviri eserler verdi. “Türk Kültürü ve Milliyetçilik”, “İslam’ın Bugünkü Meseleleri”, “İslam Tasavvufunun Meseleleri”, “Dünden Bugünden-Tarih”, “Kültür Milliyetçilik” adlı özgün çalışmaları yanında; “Sosyal Psikoloji”, “20.asrın Manası”, “Sanayileşmenin Kültür Temelleri”, “İktisadi Gelişmenin Merhaleleri”, “Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme” gibi çevirileri vardır.
                   1982’de Selçuk Üniversitesi Rektörlüğüne atanan büyük Türk düşünürü Erol Güngör 24 Nisan 1983’de sonsuzluğa uçtu.
                   Durağı uçmak olsun;Tanrı Türklüğe böyle düşünürler nasip etsin.

(Yeni Düşünce Dergisi, Mehmet Efe Sorgunlu, 28 Nisan-4 Mayıs 2000, Sayı:681, Sayfa:62-63)
(www.turkmeclisi.org sitemiz kaynak gösterilmeden kullanılamaz)