| 19.10.2009 |
25 Haziran 2014 Çarşamba
24 Haziran 2014 Salı
Canan'ın cenâzesinde... A. Turan Alkan - 19 Ekim 2009
A. Turan Alkan |
Efendimiz,
bir sahâbesine demişti ki, "Sen bu dünyada bir garip gibi yaşa veya bir
yolcu gibi ol ve kendini ölmeden kabir ehlinden say".
Yolun ikiye ayrıldığı, o müthiş dramatik çatallanmanın başladığı yer. Hayatı hiç ölmemek üzerine kurmak veya varlığımıza bir garip imişiz gibi mânâ vermek; bu noktada insanlar kabaca ikiye ayrılıyor işte:
Yolun ikiye ayrıldığı, o müthiş dramatik çatallanmanın başladığı yer. Hayatı hiç ölmemek üzerine kurmak veya varlığımıza bir garip imişiz gibi mânâ vermek; bu noktada insanlar kabaca ikiye ayrılıyor işte:
Belli ki İbrahim Canan hoca ikincilerdendi. Ben onun ömrüne değil, cenâzesine şahit oldum. Bizim mahallenin küçücük çarşısında birkaç kere karşılaştığımız, İslami Araştırmalar Merkezi'nde selamlaştığımız oldu elbette.
Kendisini gıyâbında Toynbee'den tercüme ettiği "Tarihçi Açısından Din" adlı tercümesinin dört başı mâmur diliyle hatırlıyorum. Cenazesi, Bağlarbaşı'nda Marmara İlahiyat'ın Camii'nden kaldırılacak diye duydum.
İSAM'a iki adımlık yer. Camiin dış avlusuna girmek neyse fakat revaklı şadırvanlı iç avluda bir seccadelik boş yer bulabilmek mümkün değil.
Şâhâne bir izdiham!
Niçin şâhâne anlatayım: Bazı cenazelerde görmeyi kanıksadığımız iğreti mâtem teessürlerinden eser yok; ilk defa gören, içeride helva, börek dağıtılıyor da ahali onun için tehâcüm ediyor zanneder. Âdeta mesrûr, şâd ü handân bir iklim.
Hacı uğurlama törenlerinde bazen böyle olur; hem üzülür ama daha çok sevinirsiniz, tam öyle bir hâlet. "O gitti, hem de adam gibi gitti; böyle gidiş darısı hepimizin başına" der gibi cami cemaati.
Bu, karşılaştığım farklılıkların ilkiydi.
Ezan okundu; içerisi, dışarısı hıncahınç dolu; bir secdelik yer tutya olmuş. Önümdeki genç adam, gıcır takım elbisesinin ceketini çıkarıp taşın üstüne yatırdı; niceleri de öyle yaptılar.
Al sana seccâde; öyle seccâde ki böyle bineklere binmesini bilenleri uçurur ötelere. Namaz bittikten sonra içeriden anons,
- Kimse yerini terk etmesin; cenâzeyi içeriye mihrâbın önüne alacağız; herkes durduğu yerde ayağa kalkarak cenâze namazını kılacak; izdihâma yol açmayacağız!
Peki, eyvallah, ne güzel, ne âlâ bir uygulama. Sonra, "Allah için namaza, Efendimiz için salâvata, merhûm için duaya niyet"; sonra o titretici "Nasıl bilirdiniz?" suâli.
Gümbürdeyen bir haykırış "İyi bilirdik", "Hakkınızı helâl eder misiniz?" "Helâl olsun" tarrakası, hem de üç kerre.
İstanbul'daki cenâzelerde merhumun ardından küçük konuşmalar yapmak âdeti var. Bir mesai arkadaşının sözü, herkesin içine kazınması gereken cinsten bir şeydi: "Cânan Hoca'yı biz hiç dedikodu ederken görmedik, duymadık!"
Bizim ardımızdan da böyle söylenir mi acep; haydi ölmeden önce ölelim de ince hesaplara dürülelim!
Sonra yine ömrümde ilk defa gördüğüm o tablo: Zaten kıpırdanmak ihtimâlimiz yok.
Hafiften başlayan tekbirler refakatinde camiin kapısından tabut avluya doğru kaymaya başladı.
Kimse hareket etmediği halde yüzlerce elin binlerce parmağından aldığı küçük dokunuşlarla tabut eller üzerinde uçar gibi, kayar gibi, yüzer gibi, yürür gibi hareket ediyor.
Arkamdan birileri, "Aman Ya Rabbi; böyle uğurlanmak için insanın hemen ölesi geliyor" dedi; aman Ya Rabbi, böyle temennîye kim inşaallah demez ki?
Adam gibi ölmek için adam gibi, Cânân gibi yaşamak lâzım; öğrendik, kârımızdır!
Not: Aynı günlerde Ergun Göze Ağabey'imizi de kaybettik. Eşine ve yakınlarına başsağlığı diliyorum. Hizmetleri unutulmayacaktır inşallah! t.alkan@zaman.com.tr
19 Ekim 2009, Pazartesi
http://www.zaman.com.tr/yorum/cananin-cenazesinde_905006.html sayfasından alınmıştır...
Canan diye sevdik seni - HARUN TOKAK - 16 Ekim 2011
16 Ekim 2011, Pazar
İbrahim Canan Hoca'mızın hayali gözlerimin önüne geldi.
Başını hafifçe öne eğmiş, sağına soluna bakmadan vakur adımlarla, mahşere gidiyor gibi yürüyordu yine.
Kur'anî ve Nebevî parıltılar vardı davranışlarında. Sonbaharın ağaçlarda ağladığı bir ekim günü ansızın aramızdan ayrılışı bile, hayatla ölüm arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu hatırlatmıştı bize.
Başını hafifçe öne eğmiş, sağına soluna bakmadan vakur adımlarla, mahşere gidiyor gibi yürüyordu yine.
Kur'anî ve Nebevî parıltılar vardı davranışlarında. Sonbaharın ağaçlarda ağladığı bir ekim günü ansızın aramızdan ayrılışı bile, hayatla ölüm arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu hatırlatmıştı bize.
Bağlarbaşı'nın maneviyat merkezi olan bu kutlu mabedden içeri girdiğimde, kubbelerin kemiklerini çatırdatan yanık bir ses Enbiya Sûresi'ni okuyordu. İçerisi oldukça kalabalıktı.
Kimi dev sütunlara sırtını dayamış, kimi ayrılığın acısını daha bir derinden hissetmek istercesine soğuk mermer minbere yaslanmış, kimi de okunan mevlidi daha bir içerisine çekmek istercesine mihrabın karşısına diz çökmüş öylece oturuyordu.
Minberin kıble tarafında, hep Canan Hoca'mızla birlikte görmeye alışık olduğumuz Suat Yıldırım Hoca'mız duruyordu. Şimdi ikizini yitirmiş yalnız bir kuğu gibi düşünceliydi.
O gün orada her şey, her söz, her hali hatırlatıcı olan Canan Hoca'mızı hatırlatıyordu. Hayali gözlerimin önüne geldi. Başını hafifçe öne eğmiş, sağına soluna bakmadan vakur adımlarla, mahşere gidiyor gibi yürüyordu yine. Kur'ani ve Nebevi parıltılar vardı davranışlarında.
Sonbaharın ağaçlarda ağladığı bir ekim günü ansızın aramızdan ayrılışı bile, hayatla ölüm arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu hatırlatmıştı bize.
Hayatı boyunca hep halkın içinde olmuştu. Vakarlı ve vefalı bir insandı. Büyük bir Hadis otoritesi olmasına rağmen, kitap ve yazılarında Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Hadis'te müstesna biri olduğunu, çağımızın 'Işık Süvarileri'ni yetiştirip, dünyanın dört bir yanına göndermesiyle de büyük bir aksiyon adamı olduğunu teslim etmesi pek az ilim ehline nasip olacak bir yücelikti.
Bununla yetinmemiş, vefatından iki ay önce okyanuslar aşarak adeta veda mahiyetinde olan ziyaretiyle de ona olan özlem ve vefasını göstermişti.
Canan Hoca'mız zarifti, incinse de incitmezdi. Bazen boşanmaya kadar varan aile içi huzursuzluklar, zarif kalbini çok incitir, anne-baba sağ olduğu halde öksüz kalan çocuklar belini bükerdi.
Bir aile akademisi kurmaktı hep hayali. Evi, değerli eşi Zarife Hanım'la birlikte inşa ettikleri bir cennet bahçesiydi.
Sözüne sadıktı. Son gece, Yalova'dan dönerken evini arayarak 'yatsıyı birlikte kılalım' demişti ama bu son sözünü yerine getirememişti. O yatsı namazı onsuz kılınmış, seccadesi boş kalmıştı.
En tatlı bir hatıra ışığı olan babasının o seccadesini kızı Belkıs Hanım gözleri dolu dolu; "Bu seccade her zaman buradaydı, kuşluk, teheccüd gibi rutin namazlar için değil, babam çalışma ve sohbet aralarında da durmadan namaz kılardı.
O kadar ki onu çalışırken göremediğimizde daim yerde serili duran bu seccadesinde namaz kıldığını anlardık." diye anlatıyordu.
Eşi Zarife Hanımefendi bir mektep, bir matbaa gibi işleyen o bereketli ev için; "Yatak odası da dahil evin her bir köşesinde ona ait ya bir kitap, ya bir kağıt, ya bir kalem bulursunuz." diyordu.
Çalışma sandalyesinde o her zaman sırtında görmeye alışık olduğumuz gri yeleği, masasında kitapları, bilgisayarı ve kendisiyle bütünleşmiş o ıslak gözlüğünün öylece durduğunu hayal ediyorum.
O gün talebeleri olduğunu düşündüğüm güzel sesli hafızların okuduğu o ilahi çınlıyor hâlâ kulaklarımda: Sevdik seni, canan diye sevdik.
http://www.zaman.com.tr/cuma_canan-diye-sevdik-seni_1191113.html sayfasından alınmıştır...
Çocukları İbrahim Canan'ı anlattı - ASLIHAN KÖŞŞEKOĞLU - 20 Haziran 2010
20 Haziran 2010, Pazar
Babalar Günü'nü vesilesiyle geçtiğimiz yıl bir trafik kazasında
kaybettiğimiz İbrahim Canan Hoca'yı 7 çocuğu ve eşiyle bir kez daha
andık.
Kimi babalarının nasıl bir disiplin adamı olduğunu anlattı, kimi de İbrahim Canan'ın hiç bilmediğimiz yönlerini.
Üzücü
bir trafik kazasında kaybettiğimiz Prof. Dr. İbrahim Canan Hoca ile
vefatından 1 buçuk ay önce bir haber vesilesi ile görüşme fırsatı
bulmuştuk. Kimi babalarının nasıl bir disiplin adamı olduğunu anlattı, kimi de İbrahim Canan'ın hiç bilmediğimiz yönlerini.
Kendisine "Bugüne kadar sizi en çok etkileyen, hayatınıza yön verdiğini düşündüğünüz ayet ve hadisler hangileridir?" diye sormuş;
" 'Müminler kardeştir (Hucurât/10)' ayet-i kerimesidir." cevabını almıştık. Gerekçesini ise hem ilk öğrendiği ayet olması, hem de bunun gereğine çok ihtiyaç duyduğumuz halde gerçek hayatta yeterince göremememiz olarak açıklamıştı.
Hocamızın seçtiği Hadis-i Şerif de yine aynı doğrultudaydı: "Kişi kendisi için sevdiğini kardeşi için sevmedikçe hakiki mü'min olamaz."
İnsanlığa dair her konuda dertlenen ancak hayatına kardeşliği, sevgiyi bu kadar eksen edinmiş bu din âliminin aile yaşantısından da çıkarılacak büyük dersler vardır diye düşündük ve Babalar Günü bahanesiyle Hoca'mızın Üsküdar'daki evinde çocukları ve eşiyle bir araya geldik.
Eğitimi için Ankara'da olan kızı Ayşe Elif Canan'ı da oradan dâhil ettik haberimize. İşte çocuklarının ve eşinin dilinden İbrahim Canan...
Öğrenme aşkı hiç bitmedi
Son nefesine kadar da öğrenme aşkı ile doluydu. Fransızca ve Arapça bildiği halde yeterli bulmazdı. İngilizceyi öğrenemedim diye hayıflanırdı.
Teknolojiyle de yakından ilgilenirdi. Çok sık konferanslara gittiği için gelişmelerden de yararlanmak isterdi. Benden de sunum teknikleri kendisine öğretmemi isterdi.
Vefat etmeden önce de saatlerce oturur çalışırdık. Ben en basit şeyleri öğretirken bile sayfalarca not almıştı, çok şaşırmıştım.
***
Biz istiyoruz diye kedinin kalmasına müsaade etti
Kedi de babamı pek sevmiyor, namaz kılarken sürekli tırmalıyordu. Annem babam istemiyor diye kediye başka bir ev buldu.
Ama babam bizim üzüldüğümüzü fark edince "Kızlarımdan kıymetli mi, onlar üzüleceğine kedi kalsın." diyerek kalmasına müsaade etmişti. Düşüncelerimizin babamın gözünde her zaman bir değeri vardı.
***
İyi ki babamla o son kahvaltıyı yapmışım...
Özellikle akşam yemeğini mümkün mertebe dışarıda yemezdi, eve gelmeye özel bir gayret gösterirdi. Son gününde sabah evde ikimiz vardık. Okula geç kalıyordum, kendisi de Yalova'ya gitmek için yola çıkacaktı.
"Gel birlikte yiyelim." diye ısrar etti. "Baba çıkacağım." dedim. Acele de olsa biraz içimden söylenerek babamla kahvaltı yaptık. İyi ki de yapmışız, son kahvaltımız oldu. Bir de yemekte tek tek okulumuzu, derslerimizi sorardı.
Boş şeyler asla konuşmazdı. Namaza da aynı hassasiyeti gösterirdi. Evde tek başıma olsam bile mutlaka cemaat yapardık.
***
Babamın kitaplarını vasiyet olarak görmeye başladım
Küçükken kerahat vaktinde bizi uyutmamak için sohbet yapardı. Yarı uykulu yarı uyanık dinlerdik. O zamanlar farkında değildik ama yaptırdığı her şey Efendimizin sünnet-i seniyyesinden hayat standartlarıydı.
Hayatında bu günü değil, sonraki günleri de kapsayan projeler vardı. Mesela Türkiye'nin gündeminden bir Mavi Marmara olayı geçti.
Düşünüyorum "Babam olsa nasıl bakardı?" Bunun için kitaplarına bakıyorum. Babamın kitaplarını vefatından sonra vasiyet olarak görmeye başladım, o gözle okuyorum.
***
Yol göstericiliğine ihtiyaç duyuyorum
Dr. Elif Canan Sanlı (39 yaşında, Kimya Mühendisi, Akademisyen): Babam hayatını Rasulullah'ın sünnetine göre şekillendirmiş, Üstat Bediüzzaman Hazretlerinin 9 fikri programını hayatının temeline koymuştu.Eserlerinde ve hizmetlerinde de bu maddelerin harfiyen hayata geçirildiği görülür. Onu bir baba olarak özlemenin yanında, yol göstericiliğine ve fikir vericiliğine çok ihtiyaç duyuyorum.
Ve diyorum ki: "Babacığım iyi ki bu kadar çok eser bırakmışsın." Şu anda satır satır okuduğum "Bediüzzamanın Fikri Programı" ve "Krizin Sabahı" kitaplarını herkese tavsiye ediyorum.
***
İlk ve son şiirini benim için yazmıştı
Ben babamdan hiçbir şekilde hak iddia edemem, her şeyi dört dörtlük vermeye çalıştı bize. Onun bana verdiği dini eğitimi çocuğuma verebilecek miyim diye endişe ediyorum.
Babamla çok hoş zamanlar geçirmişimdir. Mesela namaz kılarken üstüne atlardım. Bel ağrıları olduğunda "Şule bu senden hatıradır." derdi.
Erzurum'da yaşadığımız yıllarda elimden tutar karda kaydırırdı. Bir çocuk için hiç cazibesi olmayan şeyler babamla beraberken çok hoşuma giderdi.
Aile içi konularda bizim görüşlerimize de yer verirdi, mukayese ederdi. Fikirlerimize önem verirdi ama bize çok belli etmezdi. Böyle cümlelerin satır aralarından okurduk.
Gazetede bir babanın kızına yazdığı şiiri görmüştüm. Sonra ben de babamdan istedim. Öyle şeylerden pek hoşlanmamasına rağmen ilk ve son şiirini benim için yazmıştı.
***
Her zaman bize ayıracak vakti vardı
Babam da "Yolda ölmeyeyim de nerede öleyim. Bana sohbetleri bırak evde otur dersen benim için bunlar beddua niyetine geçer. Öleceksem de yollarda öleyim, ne mutlu bana." dedi.
Tam konuştuğumuz gibi dört ay sonra haberi geldi. Normalde vakti çok değerli olmasına rağmen bize ayıracak vakti her zaman vardı. Benim dizimde menüsküs yırtığı var. Bir gün dizim kilitlendi kaldı, annem de evde yok.
Geldi dizimi ovaladı dizim açıldı, "Baba iyiyim" dememe rağmen uzun süre bekledi. Normalde babamın başımızda öyle boş boş durması çok alışık olduğumuz bir şey değil. "Ben önce senin iyi olduğunu göreyim, öyle giderim."diye bekledi.
***
Onlar bizim cennetimiz derdi
Çocuklarını namaza alıştırma hususunda babalarının özel bir gayreti vardı. Ezberlerini ben yaptırırdım, akşam babaları kontrol ederdi. Şule daha küçüktü, okuma yazma bilmiyordu. Ben söylerdim o tekrar ederdi, akşam da babasına okurdu.
Bu tarz bir yaşantımız vardı. Her sabah bizi namaza kaldırır önce bize hocalık yapar, namazımızı kıldırır sonra da camiye giderdi. En çok da geceleri gelip bizi namaza kaldırmasını özlüyoruz. Bazen "Çok fazla çocuğumuz var, sürekli uğraşıyorum." diye hayıflanırdım.
Bana derdi ki: "Çocuklarıma laf söyleme, onlar bizim cennetimiz, onlarla açacağız cennetin kapısını. Bak ne güzel namazlarını kılıyorlar. Yaptıkları tüm ibadetlerden biz hissedar olacağız."
http://www.zaman.com.tr/pazar_cocuklari-ibrahim-canani-anlatti_997358.html
Alimin ölümü! - M.NEDİM HAZAR - 15 Ekim 2009
15 Ekim 2009, Perşembe
İbrahim Canan Hoca'yı tanımayanlar için vefat haberindeki ayrıntılar şaşırtıcı gelebilir.
Böylesine
değerli bir akademisyenin yolculuğunu şehirlerarası otobüsle yapması,
evine firmanın servis arabasıyla gitmesi alışılmış bir durum değil. Canan Hoca'yı bilmeyenler için şaşırtıcıdır belki ama bilenler için asla öyle değildir. Yoksa davet edildiği bir toplantıya 'bana araç yollayın, alıp-bıraksın' dese sanırım herkes koşarak gidecekti.
Ama öyle yapmazdı rahmetli Hocamız, araç kullanmaz yürürdü, uzak mesafelerde ise toplu taşıma araçlarını tercih edip, halkla hep iç içe olurdu. Prof. Dr. İbrahim Canan'ı önemli kılan özelliklerden biriydi bu.
Mütevazı ve halktan biri oluşu. Şanlıurfa'da dekanlık yaptığı dönemde bile makam arabası kullanmayan biriydi merhum. Hayatını 'Sünnet-i Seniyye'ye göre dizayn eden nadir insanlardan biriydi.
Onu sokakta yürürken görenler bir âlimin değil sıradan bir vatandaşın gittiğini zannederdi. Ancak kürsüde asla öyle değildi. Anlattığı hakikatler onun sesini yükseltiyor, cüssesini irileştiriyordu adeta!
İslam âlemi sadece değerli bir akademisyeni değil, aynı zamanda mühim bir âlim ve aksiyon insanını yitirdi. Kaybımız bu nedenle çok büyük.
Bediüzzaman Hazretleri ile öğrencilik yıllarından başlayan tanışıklığı ve Üstad'ın 'Seni Zübeyr'in yerine kabul ettim' iltifatına mazhar oluşu, onu farklı kılan unsurlardan biriydi.
Keza Üstad'ın meşhur 'Otel çıkışı' fotoğrafını bizzat merhum Canan Hoca çekmişti, ki o makine hâlâ Hoca'nın evinde muhafaza edilmektedir.
Yine bilinmeyen bir ayrıntı: Turan Dursun, Canan Hoca'nın öğrencilerindendi ve henüz öğrencilik yıllarında İslam'a olan karşıtlığı biliniyordu. Ancak çalışkan biriydi Dursun ve Hoca bu öğrencisine asla haksızlık etmedi, sınıfı geçirdi.
Bu resmi kendi öz kızını yeterli bulmadığı için sınıfta bırakan bir insanın resmi ile birleştirince anlıyoruz kaybımızın büyüklüğünü.
Risale-i Nurlar'ı hadisler ile mezcederek anlatabilecek kadar nurlara ve hadislere hadislere hakim bir âlimdi Canan Hoca. Hayatının son döneminde ülkemizde ailenin tehdit altında olduğunu düşünüyor ve kitap çalışmalarını bu yöne yoğunlaştırıyordu.
Bir de vakıf kurmak gibi bir niyeti vardı. Toplumun çözülmesinin ailenin çözülmesiyle başlayacağını çok iyi biliyor ve anlatıyordu. Güzel hayat yaşadı ve -inşallah- güzel atlara binip gitti. Acımız ve kaybımız büyük.
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_haber-portre-alimin-olumu_903570.html sayfasından alınmıştır...
Canan ki bir melekti, uçtu - Suat Yıldırım - 25 Ekim 2009
25 Ekim 2009, Pazar
Halkımız Canan Hoca'yı muhteşem bir katılımla asli vatanına teşyi etti.
Bu öyle bir uğurlama idi ki Ahmet Turan Alkan gibi bir edibimize 'Canan'ın Cenazesinde' başlıklı makaleyi yazdırdı:
'Kimse hareket etmediği halde yüzlerce elin binlerce parmağından aldığı
küçük dokunuşlarla tabut eller üzerinde uçar gibi, kayar gibi, yüzer
gibi hareket ediyor' tasvirini yaptırttı. Milletimiz onun kadrini sadece
seng-i musallada bilmedi. Bu öyle bir uğurlama idi ki Ahmet Turan Alkan gibi bir edibimize 'Canan'ın Cenazesinde' başlıklı makaleyi yazdırdı:
Hayatında da onu takdir etti. Fakat cenaze namazında on bin kadar mümin toplu şehadetlerini fezaya yükselterek bu takdiri daha görkemli bir tarzda dile getirdi.
İlahiyat fakültesinin içi, üst mahfeleri ve avlusu tamamen dolduğu gibi cemaatin bir kısmı fakülte bahçesine de taştı. Bu camide galiba ilk defa, cenazeyi mihraba yakın bir yere taşıyarak namazını edaya mecbur kaldık.
Herkesten önce Başbakan'ımız Sayın R. Tayyip Erdoğan, cenaze merasiminden önceki akşam vefat haberi üzerine hocamızın faziletini özetleyen yazılı bir açıklama ile, milletimizi temsilen taziyette bulundu.
Cumhurbaşkanı'mız Sayın Abdullah Gül, ertesi gün telefonla başsağlığı diledi. Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Kadir Topbaş, adeta bütün İstanbul adına cenaze namazında hazır bulundu.
Çünkü o, takdir edilip edilmediğine bakmaksızın, ömrünü ilme, irfana vermesinin yanında, İslam'ın güzelliklerini topluma yaymaya çalıştı. Davet edildiği her hayırlı toplantıya icabet ederek katkıda bulundu. Halkımız da onun kadrini bildiğini gösterdi.
Milletine tercüman olan bir yönetimin olması ne güzel bir şey! Mesele sevilen bir akademisyenin büyük bir teveccühe mazhar olup olmaması değil.
Önemli olan, İbrahim Canan Bey gibi zatların ilimlerinin ve hizmetlerinin toplumda makes bulması ve bu teveccühün, böyle bir kabulün bir göstergesi olmasıdır.
İMANLA GENÇLEŞEN RUH
Onun beklenmedik vefatı, hayatla ölüm arasında mesafenin olmadığını, bir anda insanın ahirete geçebileceği gerçeğini göstermekle, insanlara etkili bir hatırlatmada bulundu. Bir perde aralayıp ahirete geçmiş oluyorsunuz, hepsi bu kadar! Ani ölümü, şu yönden de bir hayır ihtiva ediyor: Canan Hoca yetmiş yaşına rağmen, kendisini adeta otuzunda hissediyordu.
Öylesine dinç, hayat dolu, zengin bir programı olan biri idi. Ama bu program şahsı veya ailesi ile ilgili değildi. Gevşeme, yaşlanma şöyle dursun, 'yoruldum, biraz dinleneyim' arzusu bile yanına yanaşamadan emanetini teslim edip göklere uçtu.
Zeki, çalışkan, zamanını çok iyi değerlendiren bir insandı. Bu konudaki titizliği kütüphanelerimize 'İslam'da Zaman Tanzimi' adlı çok yararlı bir kitap kazandırdı. 'Vakit nakittir' atasözünü eksik bulur, 'vakitle nakit kazanılır, ama nakit kaybedilen vakti geri getiremez' derdi.
Sabırlı, azimli, ümit dolu idi. Dindarlar aleyhindeki 28 Şubat süreci denilen baskı dönemi onu şu düşünceye sevk etti: Bu olay, sadece Türkiye'deki bazı yetkililerin işi değil. Sürecin, görünmeyen tarafında, ülkemizin Müslüman kimliği ile ilerlemesine karşı olan bazı dış mihraklar rol almaktadır.
Onlar milletimizin; devletiyle, ordusuyla, adliyesiyle arasını bozma hesapları ile, bu mekanizmalar içinde yer alan bazı kişilerin vehimlerini harekete geçirip, çeşitli vesveselerle onlara yanlışlıklar yaptırmaktadırlar.
Oysa milletimiz tarihinde bu kurumlarla karşılıklı güven içinde olarak yükselmişti. Geride böyle büyük bir plan olduğundan Müslümanların daha zor şartlara da hazırlıklı olmaları lazım.
Kur'an-ı Kerim'e ve hadis-i şeriflere dayanarak o zor şartlarda Müslümanların dini değerlerini nasıl muhafaza edebileceklerine dair işaretler aramaya başladı.
Onun önemli prensiplerinden biri de şu idi: İnsanlara kudsi kaynaklara dayanarak yol göstermek gerekir. Şahsi otoritemizden çıkan öneriler şahsımızın gücü kadar iş yapar.
Kudsi kaynaklardan delil göstermezsek insanımız 'bu adam kafadan atıyor' şeklinde değerlendirir ve onları yerine getirme hususunda içinde bir yaptırım gücü bulmaz'. Bu yoğunlaşması Aile İçi Eğitim adlı pek önemli bir kitap kazanmamıza vesile oldu.
Yunus Sûresi'nin 87. ayetinden yola çıkarak en şiddetli baskılar altında bile aile ocağının bir hayat merkezi olarak nasıl bir eğitim tezgahı halinde işleyebileceğini ayetler, hadisler ve tarihî örneklerle ortaya koydu.
CANAN'IN FEYİZ KAYNAĞI: RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI
Ayet ve hadislere (nakle) bağlı kalarak dinî nasları makul yorumlara kavuşturmak, böylece Müslümanların çağdaş poblemlerine bu kaynaklardan çözümler bulmaya çalışmak, onun hayatının başlıca gayesi oldu.
Gerçekten, bu planı uygulamada dikkate değer bir maharet gösterdi. Onun içindir ki kırktan fazla kitabı, çok sayıda makale, konferans ve bildirilerinin tamamı yayınlandı.
Rafta kalacak çalışmalar yapmadı. Hayatla, aktüel konularla yakından ilgilendiği için, yazdıkları toplumumuzda karşılık buldu. Kitapları defalarca basıldı.
Tükenenlerin eksikliği kendini hissettirdiğinden basımları yenilendi, kitap piyasasında devamlı bulunan kitaplardan oldu. Kütüb-i Sitte Tercümesi 1988'den itibaren üç yüz bin nüshadan fazla basıldı. Birçok Müslüman Türk'ün başlıca kaynak eserleri arasında yerini aldı.
Bu eser Abdurrahman İbn Deyba'nın (Ö.1537) Teysiru'l-Vusul adlı eserinin tercüme ve açıklamasıdır. Kitap tekrarlar çıkarıldıktan sonra en muteber altı kitapta yer alan 5.651 hadis ihtiva etmektedir.
İbrahim Canan bu hadisleri tercüme etmekle yetinmeyip onları çağdaş Türk okuyucusunun anlayacağı şekilde açıklamıştır. Böylece 18 ciltlik bir Hadis Ansiklopedisi meydana gelmiştir.
Onun başta gelen feyiz kaynağı, dinamiği Bediüzzaman Said Nursi ve onun Risale-i Nur Külliyatı'dır. Lise öğrencisi iken tanıdığı bu külliyata, hayatının sonuna kadar, elli yıldan fazla bir zaman vefa gösterdi. Okuyarak, okutarak bu eserlerden insanları yararlandırmaya çalıştı.
Onun bu tutumunda, vefanın çok ötesinde, çok önemli bir sebep aramak gerekirdi. Bu Müceddidin, ülkemiz, hatta bütün Müslümanlar ve insanlık için, Kur'an'dan kaynaklanan kurtarıcı fikirleri vardı. Bu satırların yazarı olarak Vefatının 49.
Yılında Bediüzzaman'la Helalleşme (Zaman Gaz. 23 Mart 2009) adlı acizane makalemde dile getirdiğim ihtiyaç, milletimizin ekseriyetindeki kolektif bir duygu olması itibarıyla, aynı yıl içinde, en yüksek temsil makamı tarafından dile getirildi.
Türkiye Cumhuriyeti'nde ilk defa bir başbakan, "Bediüzzaman olmazsa Türkiye'nin maneviyatı eksik kalır." dedi. 85 senelik bir zulme son verme ihtiyacını, adeta milletimiz adına ikrar ederek Sayın Erdoğan tarihî bir görev yaptı.
Cumhuriyet kurulmadan önce, başkanlığını Mustafa Kemal (Atatürk)'ün yaptığı TBMM, İstiklal Savaşı'nı desteklemesi sebebiyle 9 Kasım 1922'de onu Ankara'ya davet etmiş, Meclis'te resmi karşılama merasimi yapılmış, kürsüye davet edilerek konuşma yaptırılmıştı.
(Bu tarihi taşıyan Meclis tutanaklarına bakılabilir). İbrahim Canan, Risale-i Nur hakkında İslam Aleminin Ana Meselelerine Bediüzzaman'dan Çözümler başlıklı müstakil bir inceleme yayınladı.
Fakat hemen bütün eserlerinde, Bediüzzaman'dan öğrendiği Kur'anî ve Nebevî bakışın parıltıları görünür. Üstad'ının "Fihriste-i Efkarımdır" adlı 23 Mart 1909 tarihli makalesinde özetlediği tecdit programını Bediüzzaman'ın Fikri Programı Üzerine Bir Analiz kitabında tahlil edip açıkladı.
Mesele, İ. Canan'ın bir meşrebe takılmasına indirgenirse çok büyük bir yanlışlık yapılır. Sadece kitap ismine bakarak bu hataya düşenler olabilir. Ama kitabı okuduktan sonra diyecekleri varsa, bunlar elbette tartışılabilir. Nitekim Nursi'nin eserlerini de önyargısız okuyanlar, onun fikri değerini takdir etmekten geri kalmamaktadır.
VEFATINDAN ÖNCE DOSTA VEFA ZİYARETİ
Bütün Türkiye'de hatta dış ülkelerin de birçoğunda tanınan İbrahim Canan, pek sade yaşayan, öyle mütevazı, çevresindekilerle ilgilenen, mütebessim bir insan idi ki, kendisini ilk defa görenleri onun bu yapısı hayrete düşürür, ardından bu his, hayranlığa dönüşürdü. Onunla elli yıl süren arkadaşlığımda ondan incinmedim ve onu incitmedim.
Peygamber Efendimiz'in (sas) tavsiyesini uygulama iştiyakı, Cenab-ı Allah'ın Canan ailesine yedi çocuk lütfetmesine vesile oldu. Bunların hepsini imam-hatip liselerinden mezun ettirerek üniversitelerde okuttu.
Fedakâr, dirayetli bir öğretmen olan fakat öğretmenliğini kendi çocuklarına has kılmaya mecbur kalan- eşi ile beraber, onları güzel bir şekilde yetiştirdi. Bir akademi ve matbaa gibi işleyen bu evde anne ve çocuklar, eserlerin dizgi, tashih gibi aşamalarında da hep pay sahibi oldular.
İbrahim Bey onların bu faziletlerini çeşitli yerlerde dile getirmiş, mesela 'Aile İçi Eğitim' gibi kitaplarının önsözlerinde yazı ile tescil etmişti. Aile içi iletişim ve sohbetin önemini hem eserlerinde vurgulamış, hem de hayatında uygulamıştı.
Ömrünü hadisleri öğrenmeye, anlatmaya ve tatbike vermiş bu zat, İslami alandaki hizmetleri bütün Türkiye'ye ve dünyaya yayılmış olan Fethullah Gülen Hocaefendi'yi gözden uzak tutamazdı. Uzak tutma şöyle dursun, onun ilmi ve hizmeti hakkında kalbi büyük bir takdirle dolu idi.
Fethullah Gülen'in Sünnet Anlayışı adlı bir kitapla, onun hadis ilmindeki vukufunu, hadisleri nasıl işlevsel (fonksiyonel) kıldığını ortaya koydu. Bu dostunu senelerce bekledikten sonra dönmediğini görünce vefatından iki ay kadar önce Amerika'ya gidip onu ziyaret etmiş, orada on beş gün kalmıştı.
Amerika'nın bazı şehirlerinde konferanslar ve sohbetler yapmış, döndükten sonra, "Hocaefendi'nin oradaki hizmetlerini işiterek onlar hakkında bir fikir edinmiştim. Ama işleri yerinde görünce, tasavvurumun çok ötesinde güzel işler yapıldığını gördüm." demişti.
Başka bir arkadaşa şu temennisini ifade etmiş: "Ben yabancı dil olarak Fransızca ile ömrümü geçirdim. Ama dünya ile iletişim kurmak için İngilizce gerekli imiş. Onun için bu dili öğrenmeye başlamak istiyorum." On seneden fazla bir zamandır görüşemediği Fethullah Gülen'e farkında olmaksızın, sevk-i İlahi ile sanki bir veda için gitmiş oldu.
Sayın Fethullah Gülen, kendi eserlerini hadis ilmi açısından inceleyen kitabından ötürü, ona bir teşekkür mektubu yazmak ister. Mektubunda şu iç mücadelesini dile getirir: "Yazsam, hakkımdaki takdir ifadelerini kabul etmiş olacaktım.
Yazmasam nankörlük yapmış olacaktım. Ama sonunda nankörlük etmemek için yazmaya karar verdim" deyip, kendi hazm-ı nefs ve tevazuunu, Prof. Canan'ın ise faziletinin derecesini özetleyen güzel bir mektup gönderir. Vefatından yirmi gün kadar önce Ramazan Bayramı'nda ziyaret ettiğimde evinde bu mektubu beraber okumuştuk.
KAPANMAYACAK 'HAYIR KAPILARI'
Makale için öngörülen hacim sınırını aşmak üzere iken, bazı güzelliklere vesile olacağını düşündüğüm birkaç hatırasını değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum.
Yaklaşık on iki yıl önce İbrahim Bey, bir toplantıya katılmak üzere, ailesiyle Ankara'ya gitmişti. Özel arabasıyla gece yolculuğu yapıyordu. Gece yarısından sonra Bolu Dağı Kaynaşlı civarında kaza vaki olmuş, bariyere vurmuş. Allah'ın lütfu ile canlarına zarar gelmemiş.
Bir otobüsle, hanımı ile yanındaki çocuklarını Ankara'ya gönderip kendisi arabanın yanında çekici beklemiş. Arabayı gönderdikten sonra bir otobüsle Ankara'ya, doğruca toplantı yerine yetişmiş. Toplantı sonunda durumdan haberdar olan arkadaşları hayrette kalmış. Bunca badireyi geçirdikten sonra, sadmenin tesiri ve az da olsa zedelenmesine rağmen beklendiği yere vaktinde gelmiş.
Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan, "İ. Canan Hoca'mız, lisan-ı haliyle o gün bize unutulmaz bir ders verdi." diye bunu bana anlatmıştı.
Ahirete veya dünyaya faydası olmayan malayani işlerden ve konuşmalardan vaktini çok kıskanırdı. Hatta bunun da ötesinde hayatın bitmek bilmeyen gerekleri, çocukların giyim, okul işleri, taksit, vergi ödemeleri, hastaneleri dolaşma, kitap basım ve yayınını takip etme, eşya alım ve tamirleri gibi, aile reisinin geniş zaman harcamasına sebep olan durumlar kendisini, tahmin edilemeyecek kadar üzerdi.
Bir gün bunlardan hayli bunaldığı bir anda kendisine dedim ki: "Bunlardan sıkılmamızın sebebi, bu işleri hayatın dışında düşünmemizden ileri geliyor. Sırf ilim ve hizmet için çalışmak gerekirken, bunlar ayağımıza takılıp bizi uğraştırıyorlar, diye kendi kendimizi yiyoruz.
Oysa bunları hayatın dışında görmeyip, hayatımızın ayrılmaz parçaları düşünürsek daha rahat ederiz." Güya kendimi ve onu teselli için söylediğim bu söz, o esnada kendisini bayağı rahatlattı. Ama sonra bu bakışı ciddiye alıp almadığını pek bilmiyorum.
İbrahim Bey hakkında karaladığım bu yazımın, en önemli gördüğüm kısmını sona bıraktım. Onun çok önem verdiği bir "Aile Vakfı" projesi vardı. Projesini ayrıntılı hale getirmiş, birkaç yerde sunumunu yapmıştı.
Gençleri aile kurmaya hazırlama, onlara sorumluluk bilincini aşılama, hayatın gayesini anlatma, mesken seçimi, evlerin fiziki nitelikleri, aile içinde eşlerin birbirlerine ve çocuklarına davranışlarını iyileştirme, büyükanne ve büyükbabanın konumları, aile bağlarını güçlendirecek hususlar, ailenin öğretmekle sorumlu olduğu şeyler, çocukları hayata hazırlama, eşler arası ihtilafta yapılması gereken şeyleri kapsayan bu projeyi mahdut yerlerde açılan kurslar halinde değil, en küçük yerleşim birimlerine kadar yayılan pek geniş bir ağ halinde düşünüyordu. Bunun uygulanması güçlü bir finans, geniş ve liyakatli bir kadro gerektiriyordu.
Ama tatbik edilemeyecek bir proje değildi. Bu konuda faydalı olabileceğini umduğum birkaç kişiye, kendisini teşvik edip konuyu sunmasını sağladım.
Dinleyenler sonunda "Güzel, fakat diğer işlerimizin yanında böyle bir yükü üstlenmemiz çok zor." anlamında sözler söylediler. "Küçük çapta bir pilot uygulama ile başlatalım." diyen oldu. Buna da razı olup bir başlangıç yaptı.
Katılanlar iyi sonuç alıp takdirlerini bildirdiler. Ama marifeti geliştiren bir iltifat olmayınca, vakıf ibtidaya geçmedi.
Bu işi gerçekleştirebilecek kadronun, "diğer işlerinin yanında bunu da yüklenme" imkanı bulabilecekleri günlerin geleceğini ümid edelim.
Vefatla kapanmayan üç hayır kapısından hepsinde eserler bırakan bu güzel insanı Rabb'imiz rahmetine gark etsin ve bu önemli projesinin hayata geçirilmesini de rahmetiyle lütfetsin.
http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-suat-yildirim-canan-ki-bir-melekti-uctu_907384.html sayfasından alınmıştır...
Yeryüzü bir kalbur dostları eliyor - Hekimoğlu İsmail - 18 Ekim 2009
Hekimoğlu İsmail |
Her
dostu rahmetle anmak için bu köşemde yazmak istiyorum fakat dostlar
ardı ardına gitti...
Evvela Mustafa Necati Bursalı, sonra Ergun Göze ve şimdi de İbrahim Canan... Hepsi peş peşe gitti...Azrail'e yetişemiyorum ki hepsiyle ilgili yazı yazayım...
Evvela Mustafa Necati Bursalı, sonra Ergun Göze ve şimdi de İbrahim Canan... Hepsi peş peşe gitti...Azrail'e yetişemiyorum ki hepsiyle ilgili yazı yazayım...
İbrahim Canan ve Ergun Göze gibi insanları tasvir etmek çok kolay: Onlar şuurlu birer Müslüman'dı.
İbrahim Canan... O muhterem, muhaddisti. Kütüb-ü Sitte'yi tercüme etti. Değil ki Kütüb-ü Sitte'yi okumak, fihristini okumak bile başlı başına bir ilimdir.
Şimdi onun mezarında, yani o toprak yığınında koskoca bir kütüphane yatıyor.
Gidenlerin yeri doldurulamaz derler amma, ben buna inanmıyorum. Çünkü sevk-i İlahi, bir zamanların küçücük çocuğunu en büyük alim seviyesine çıkarabilir. İslamiyet kıyamete kadar devam edeceğine göre hicri her asırda bir müceddit geleceği gibi, sık sık da İslam alimi gelecektir.
Ezanlar okunuyor...
Bu yazıyı yazarken, okunan ezanın hemen arkasından muhterem hocam İbrahim Canan toprağa verilecek...
Her ayet çok mübarektir amma "Biz insanı topraktan yarattık" (Hacc, 5) ayetine ayrıca hayranım...
Çünkü ilim ispat etti ki, insanın yapısında 16 element vardır. Bu 16 element aynen toprakta vardır.
Böylece ölen insan hem bedenen hem ruhen geldiği yere gidiyor... "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn...
Şüphesiz biz Allah'tan geldik ve şüphesiz dönüşümüz O'nadır." (Bakara, 156)
Bir başka âlem var ki, petekten çıkan arı, uçarak yüzlerce metre gidiyor. Çiçeği eliyle koymuş gibi buluyor ve alınması gereken kısımları alıp bal yapıyor...
Bir başka âlem var ki, rüyalarda ayaksız gezip, elsiz işler yapıyoruz. Gözlerimizi açmadan görüyoruz, kısa bir zamanda uzun bir hayat yaşıyoruz...
Bir başka âlem var ki, yağan kar tanelerinde dantel gibi şekiller görülüyor.
Bir başka âlem var ki, anne karnında nur topu gibi bir çocuk hazırlanıyor ve dünyaya gönderiliyor.
Bütün bunlar gösteriyor ki, ahiretin varlığına inanmayan, cehaletini ilan etmiş olur...
Hiçbir şey başı boş değil!.. Sayılı nefes, sayılı lokma...
Ey insan! Kendi hayatını seyrettiğin zaman yüzünün kızarmasını istemiyorsan ahirette seni utandırmayacak bir hayat yaşa...
Ey insan! Kendi hayatını seyrettiğinde başını önüne eğmek istemiyorsan seyredebileceğin bir hayat yaşa...
Allah, Rahman ve Rahim'dir. O'nun rahmeti her şeye yeter. Biz de O'na sığınıyoruz...
İbrahim Canan, bir ummandır. Biz o ummandan bir damla su aldık. O ummanı anlatamayacağım için, Allah bütün Müslümanlara rahmet etsin deyip, burada susuyorum...
18 Ekim 2009, Pazar
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik/yeryuzu-bir-kalbur-dostlari-eliyor_904726.html sayfasından alınmıştır...
Canan hocamızdan gençlere vakit değerlendirme mesajı.. Ahmed Şahin - 20 Ekim 2009, Salı
Ahmed Şahin |
Hafta
içinde Eyyub Sultan'da Rabb'imizin rahmetine tevdi ettiğimiz İbrahim
Canan hocamız, 68 senelik ömrüne, bu kadar değerli eserleri yazmayı
nasıl sığdırdığını soran gençlere verdiği cevabında şöyle demişti:
Zamanın değeri bilinirse ona nice eserler sığdırılabilir, nice hizmetler yüklenebilir.
Bu sırada büyük emek vererek hazırladığı "İslam'da Zaman Tanzimi" kitabına da işaretle, "Başarının önemli bir sırrı, yaşadığımız vaktin, bu kitapta anlatıldığı şekilde değerlendirilmesindedir." diyerek de zamanın iyi değerlendirilmesine dikkatimizi çekmişti.
Hocamızın İslam'da Zaman Tanzimi kitabına baktığımızda, gerçekten de İslam alimlerinin vakit değerlendirme konusunda orijinal ölçüler verip yaşanmış örnekler gösterdiklerini görmekteyiz. İşte o ölçü ve örneklerden bazı özetler:
"Dikkat! Geçmiş zaman elden çıkmıştır, gelecek zaman ise henüz ele geçmemiştir. Öyle ise içinde bulunduğun zamanın kıymetini bil, yaşadığın anı değerlendir! Dikkatini geçmişe geleceğe dağıtma!..
Nitekim hadiste de kıymeti bilinmeyen iki şeye dikkat çekilirken buyurulur ki:
-İnsanlar iki değerin kıymetini bilmiyorlar. Biri sahip oldukları sıhhatleri, ikincisi de boşa harcadıkları vakitleri!..
Evet, hem sıhhatimizin hem de boş vakitlerimizin kıymetini pek bilemiyoruz. Bazen yaşlanıncaya kadar bu kıymet bilmezliğimiz sürüyor. Nitekim iki büklüm halde yürüyen bir yaşlıya sormuşlar:
-Baba neden yere bakarak yürüyorsun, demişler?.
-Evlat demiş, gençliğimi kaybettim de onu arıyorum. Eğer bulursam tüm nakitlerimi verip gençliğimde kaybettiğim vakitlerimi geri alacağım. Ama demiş, bulamıyorum ki harcadığım gençliğimi, tükettiğim boş vakitlerimi..
Basra'nın meşhur velisi Hasan Basri Hazretleri de sahabenin vakit değerlendirmesini anlatırken diyor ki:
-Ben öyle zatlara eriştim ki, onlar sizin nakitlerinizi harcamaktan çekindiğiniz gibi vakitlerini harcamaktan çekiniyorlardı. Bulundukları anı ya okuyarak, ya yazarak, ya da zikir ve ibadetle meşgul olarak değerlendiriyorlardı. Boş vakitleri yoktu.
Bir ara Basra'nın itibarlı alimi Amir'i ziyarete gelenler, 'Bize vakit ayırsan da oturup şöyle bir sohbet etsek...' demişlerdi. Parmağıyla güneşi gösteren Amir ise demişti ki:
-Tutun şu güneşi, yerinde dursun, ben de sizinle oturup sohbetle vakit geçireyim. Bunu yapamıyor, vakti durduramıyorsanız, izin verin de bir daha ele geçiremeyeceğim vaktimi pişman olmayacağım şeylerle değerlendireyim!."
Hocamızın "İslam'da Zaman Tanzimi" kitabında anlattığı bu zaman değerlendirme örneklerinden sonra ne dersiniz, biz de kendimize sorabilir miyiz?
-Nakdimizi boşa harcamaktan kaçındığımız gibi, vaktimizi de öyle boşa harcamaktan kaçınıyor muyuz?
Yoksa kimse bize, vaktin nakitten de değerli olduğunu hatırlatmıyor, paramızı boşa harcamaktan çekindiğimiz gibi, vaktimizi de boşa harcamaktan çekinmemiz gerektiği ikazında bulunmuyor mu?
Televizyon karşısında tükettiğimiz saatlerimizin hesabını hiç düşünmüyor muyuz?
68 senelik ömrünün tüm dakikalarını değerlendiren Canan hocamız, yazdığı ilmî eserleri, yaşadığı ihlaslı hayatıyla, özellikle kendini yetiştirmek isteyen gençlerimize vakit değerlendirme konusunda da numune-i imtisal olmuştur.. Tercüme ve tefsir ettiği Kütüb-ü Sitte hadislerinin harfleri sayısınca uhrevi mükâfatlar dileğimizle.. diyoruz..
20 Ekim 2009, Salı
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik/canan-hocamizdan-genclere-vakit-degerlendirme-mesaji_905401.html sayfasından alınmıştır
Mütefekkir romancı Peyami Safa - Mehmet Nuri Yardım - 21 Haziran 2013
21 Haziran 2013
Büyük romancı ve düşünce adamı Peyami Safa, Matmazel Noralyanın Koltuğu ve Yalnızız gibi romanlarıyla mistisizmin sahillerinde dolaşmış ve metafizik bir dünyayı kucaklamıştır.
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanıyla en çok okunan yazarlarımız arasında yer alan Safa'nın en belirgin özelliklerinden biri güçlü fikir adamlığı yönüdür.
Marksizm'e getirdiği ağır eleştirilerle milliyetçi-muhafazakâr düşüncenin uzun zaman temsilciliğini yapan Peyami Safa, bir mütefekkir olarak da ülkenin temel meseleleri üzerinde kafa yordu.
Aynı zamanda bir ahlâkçı olan Safa, kalemiyle geçinen, Türk basının gelmiş geçmiş en iyi bir kaç 'fıkra muharriri'nden biriydi. Server Bedi imzasıyla kaleme aldığı "Cingöz Recai" ve diğer macera kitaplarıyla da gençlerin ve çocukların sevdiği bir yazar oldu. Ancak kalem ustası Peyami Safa, ağırlıklı olarak edebî romanlarıyla edebiyat tarihinde kendisine iyi bir yer açmış ve hak ettiği değeri kazanmıştır.
1899'da doğan ve 15 Haziran 1961'de vefat eden Peyami Safa, şair İsmail Safa'nın oğludur. Küçük yaşta babasını kaybettikten sonra annesinin yanında büyüdü. Parasızlık ve 9 yaşında tutulduğu kemik veremi sebebiyle düzenli öğrenim göremedi. Kendi kendini yetiştirdi.
Posta ve Telgraf Nezareti'ne memur olarak girdi. Bir süre öğretmenlik yaptı. 1918'da gazeteciliğe başladı ve ömrünün sonuna kadar bu mesleği yürüttü. Beyin kanamasından öldüğünde Son Havadis gazetesinde yazıyordu. Peyami Safa, Kültür Haftası ve Türk Düşüncesi adlı dergileri çıkardı.
Bu dergilerde ve yazdığı gazetelerde sanat, edebiyat, felsefe, psikoloji sosyoloji gibi değişik konuları ele aldı. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu genç bir hastanın psikolojisini yansıtırken Matmazel Noralya'nın Koltuğu tıp öğrenimi yaparken bunalıma düşüp felsefeye yönelen ve daha sonra mistik dünya görüşünü benimseyen bir gencin hikâyesini anlatır.
Türk İnkılabına Bakışlar adlı fikrî temel bir eseri bulunan yazarın diğer romanları şöyle: Sözde Kızlar, Canan, Fatih Harbiye, Bir Tereddüdün Romanı , Biz İnsanlar ve Yalnızız.
ROMANDA İNSAN PSİKOLOJİSİ
Peyami Safa'nın romanlarına genel olarak baktığımızda güçlü bir tahlilci yazar ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Onun roman kahramanları, Batı değerleri ile Doğu kıymetleri arasında sıkışıp kalmış ve bir arayışın içinde bulunan tipler olarak ön plâna çıkar.
Yerli düşüncenin müdafii olan Peyami Safa, roman kahramanlarını önce değişik ruh hallerine sokar, arayışlar içindeki bu kahramanlar hem kendileriyle hem çevreleriyle sürekli bir çatışma halinde olurlar. Bu çatışmanın sonucunda akl-ı selim, sağduyu ve vicdanî ses galip gelir.
Maddi imkânsızlıklar yüzünden okuyamamış, ama kendisini çok iyi yetiştirmiş ender şahsiyetlerden biri de büyük romancı ve mütefekkir Peyami Safa'dır. İki yaşında babasını kaybeden küçük Peyami, annesinin himâyesindedir artık.
Biricik sığınağı ve yardımcısı odur bundan sonra. Peyami'nin sünnet töreninde kendisine gelen armağanların en anlamlısı Dr. Abdullah Cevdet'in hediye ettiği Petit Larousse'tur.
Fikirleri ve yayınladığı İçtihad dergisiyle toplumda dalgalandırmalar meydana getiren, dinsizliği cimriliği ile meşhur olan Abdullah Cevdet'in bu armağanı, geleceğin romancı ve mütefekkirinin olgunlaşmasına katkıda bulunacaktır. Küçük Peyami, bu ansiklopedi sayesinde kendi kendine çalışarak Fransızca'yı öğrenir. Bu dili, ilerde gramer kitabı yazabilecek derecede geliştirir.
Orta üçüncü sınıfa kadar maddî imkânsızlıklar yüzünden zar zor okuyabilen ve bu yıldan sonra Vefa idadisi'nden ayrılmak mecburiyetinde kalan Peyami'nin peşinden, aksilikler eksik olmaz ne yazık ki. Dokuz yaşında geçirdiği bir hastalık sol kolunu sakat bırakır.
Ne var ki, o bunu bile değerlendirir ve yıllar sonra Türk edebiyatının şaheserlerinden biri kabul edilecek olan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu kaleme alır. Daha henüz dokuz yaşında iken edebiyata merak saran Peyami Safa, on üç yaşında Eski Dost isimli bir çocuk romanı yazmaya koyulur.
Romancımızın Birinci Cihan Harbi sırasında Posta Telgraf Nezareti'nde çalışmaya başladığını görüyoruz. Çünkü eğitim görme imkânı kalmamış ve mecburen iş hayatına atılmıştır. Öyle ki götürüldüğü, babasının arkadaşlarından ve o zamanki Maarif Nâzırı (bugünkü Milli Eğitim Bakanı) ünlü edebiyatçı Recaizade Mahmut Ekrem'in isteğine rağmen okuma imkânını yine bulamaz.
Peyami, onbeş yaşındayken öğrendiği mükemmel Türkçenin yanına iyi Fransızcayı da katar. Fransız kültür ve edebiyatının bazı önemli eserlerini tercüme etmeye başlar. Para kazanmak için gazete muhabirliği ve öğretmenlik yapar. 19 yaşında iken ağabeyi ile birlikte gazetecilik mesleğine atılır. Rehber-i ittihat Okulu'nda öğretmenlik yaparken, bir öğrenci gibi bilmediği birçok şeyi okuyup öğrenir.
Devamlı olarak okumakta ve kendini yetiştirmektedir. Felsefe kitaplarının yanısıra bilhassa psikoloji kitaplarına ağırlık veren Peyami Safa, beden rahatsızlığını ve sıkıntılarını bu şekilde atlatır.
İLK ESERİN ZAFERİ
Peyami Safa daha sonra kalemine yaslanır ve ömrü boyunca onu yalnız bırakmayacak, ele güne muhtaç etmeyecek bu vefalı dostla hayatını buluşturur. Henüz delikanlı iken birkaç formalık bir hikâye yazar. ilk deneme hikâyeleridir bunlar.
Fakat ismi dikkat çekici ve sarsıcıdır: Sakın Bu Kitabı Okumayın. Az sayıda basılan kitap bir kaç gün içerisinde tükenir. Peyami artık kararını vermiştir. Yazar olacak ve hayatını kitaplarıyla kazanacaktır... Yazma faaliyeti yıllarca devam eder.
Romanları ile dönemin edebiyatçılarının takdirini kazanırken, polemik yazıları ve fikrî makaleleriyle de memleketin sayılı mütefekkirleri arasına girer. Onbinlerce gazete yazısı ona büyük bir şöhret kazandırır. Peyami Safa artık bir ekol, bir okuldur.
Kültür, sanat, fikir ve edebiyat âleminde eserleriyle bir öncüdür, bir üstattır. Milliyetçi ve maneviyatçı cephenin fikir babası ve ağabeyisidir. 1936'da çıkardığı Kültür Haftası ile Türk fikir hayatında bir hareket ve heyecan kasırgası estirir.
Ahmet Ağaoğlu, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Mümtaz Turhan, Mustafa Şekip Tunç, Hilmi Ziya Ülken, Ali Nihad Tarlan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sadi Irmak, Mes'ut Cemil, Suut Kemal Yetkin, Falih Rıfkı ve Sabri Esat Siyavuşgil gibi herbiri kendi sahasının otoritesi olan isimlere dergide yazılar yazdırır.
Kültür Haftası'nda Faruk Nafiz Çamlıbel, Cahit Sıtkı Tarancı, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi o dönemin en meşhur şairlerin şiirleri yayınlanmaktadır.
Ayrıca Thomas Mann,Tchekov, Rene Mugnicr, Knut Hamsun, Pearl Buck, Cilette Ofsire, LouisGuilloux, Edgar Allan Poe gibi tanınmış yabancı yazarlardan ciddi tercümeler de dergide yer almaktadır.
Dönemin en kaliteli yazarlarını bünyesine alan Peyami Safa, dünyaya açık, fikri hür ve memleketin meseleleri hakkında çözümler üreten makaleler ile gündemdedir.
Peyami Safa'nın 1 Aralık 1953 tarihinde ilk sayısını çıkardığı Türk Düşüncesi dergisi daha olgunlaşmış halde ve millî bir seyir takip eder.
Peyami Safa'nın hayatıyla özdeşleşen ve Türk fikir tarihinde önemli bir yere sahip bulunan Türk Düşüncesi, bir çok ciddi tartışmanın oluşmasına zemin hazırlar.
DAİMA İŞLEYEN BİR BEYİN
Peyami Safa psikolojik tahlilleri son derece başarılı bir şekilde verdiği romanlarıyla Türk edebiyatına ismini altın harflerle yazdırabilir. O, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının sayılı romancıları arasında yer alır.
Hatta bazı edebiyat tarihçileri onu en başa koyar. Bilhassa Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih- Harbiye, Bir Tereddüdün Romanı, Matmazel Noralya'nın Koltuğu ve Yalnızız romanlarıyla edebiyatseverlerin gönlünde taht kurar.
Hikâyeleri ve Server Bedi imzasıyla yayınladığı Cingöz Recai macera romanlarıyla çok geniş bir okuyucu kitlesine ulaşır. Romanlarında ve diğer fikrî eserlerinde işlediği Doğu- Batı meselelerine geniş bir perspektiften bakar.
Peyami Safa, 3 Kasım 1959 tarihli Tercüman gazetesindeki yazısında "Ben iki yaşında babasız kaldım. Bütün çocukluğum ve gençliğim korkunç bir hastalığa ve fakirliğe karşı mücadele içinde geçti. Kimsesiz, sıhhatsiz, parasız ve tahsilsiz kaldım. Orta sekizden yukarı okul görmedim. Hastalık, cehalet ve sefalet ejderleriyle boğuştum." diyerek hayatını hülâsa eder.
EĞİTİM ŞART
Yüzlerce kitap yazan, onbinlerce makale kaleme alan Peyami Safa, düzenli olarak göremediği eğitimi hayatında fazlasıyla telâfi etmiş olsa bile o hayatı boyunca ya öğrenir, ya da öğretir. Hayat bir mekteptir ona göre. Dost çevresinde yaptığı tartışmalar, karşı fikirlilerle içine girdiği polemik kavgalarının temelinde, milletin daha iyi yetiştirilmesi ve eğitilmesi kaygısı yatar.
Çocuğa ve gençlere verilecek değerin gerekliliği üzerinde duran Peyami Safa'ya göre, "Çocuk henüz keşfedilmemiştir ve her cazibe gibi onun sevimliliği de sırlılığından geliyor." Bir çok cevheri bünyesinde barındıran çocuğu keşfetmeli ve duyguları büyükleri tarafından anlaşılmalı.
Doğan çocuğun kabiliyetlerinin çoğu zaman çevresi tarafından boğulduğuna dikkat çeken Peyami Safa, "Bilerek, bilmeyerek çocuğun üstünde herkes terbiye tesirleri yapar: Ana, baba, kardeş, hizmetçi, dadı, aşçı, misafir, arkadaş, kapıcı, satıcı, öğretmen, muharrir, aktör, ressam, heykeltraş, mimar, müzisyen, dekorasyoncu, herkes!
Ve her şey: Oda, sofa, döşeme, kapı, duvar, pencere, sokak, cadde, afiş, radyo, gramofon, iklim, mevsim, her şey!"
Temiz bir fıtrat üzerine doğan çocuğun, yaratılış itibariyle iyilikler, doğruluklar ve güzelliklerle donatılabileceğine dikkat çekerken, yanlışlıklar, hatalar ve çirkinliklerin bu boş kaba doldurulabileceği kanaatindedir.
Bu düşüncesini, Tasvir-i Efkâr gazetesinin 24 Nisan 1942 tarihli sayısında "Çocuğunuzu Fena Terbiye Ediyorsunuz" başlıklı yazısında buluyoruz:
"Çocuk boş doğan bir bardaktır. Bunun içine zekâyı dolduran da biziz, ahmaklığı da; iyiliği dolduran da biziz, kötülüğü de; yiğitliği dolduran da biziz, pısırıklığı da! Biz, yâni cemiyet; biz, yâni varlık, biz, yâni herkes ve her şey! Fakat bu herkesin içinde ananın, babanın, akrabanın, öğretmenin ve her şeyin içinde evin, muhitin, okulun rolü birinci sırada gelir."
MÜSTEHCENLiK BELÂSI
Peyami Safa'nın Milliyet gazetesinde 19 Ocak 1958 tarihli sayısında çıkan "Alev Saçağı Sarıyor" başlıklı makalesinde önemli bir konu üstünde duruyor. izmir Gazi ilkokulu'nda düzenlenen liselerarası edebiyat toplantısında okunan açık saçık şiirler veliler tarafından tepkiyle karşılanmış, dinleyiciler toplantıyı protesto ederek terk etmişlerdir.
Bu tür çirkefliklerin başka illerde ve okullarda da yapıldığına dikkat çeken Safa, eğitimcilerin bu hususlar üzerinde dikkatle durmasını ve körpe dimağların sağlığına hassasiyet gösterilmesini arzu eder. Maneviyattan uzak yetiştirilen nesillerin toplumun başında bir kangren oluşturacağına işaret eden Peyami Safa, yazısına şu ikaz edici satırlarla son verir:
"Maneviyat yıkıcılığının bu derecesine Fransa'da değil, Sovyetler Birliği'nde de rastlamak imkânı yoktur. Alev saçağı sarıyor. Devletin itfaiyesi biraz daha gecikirse, karşısında yer yer uzanan vicdan ve idrak harabelerinden bir şey bulamayacaktır."
Çocuk suçlarında görülen artışın tesadüfi olmadığını, zararlı neşriyatın bu hususta büyük bir role sahip olduğunu vurgulayan Peyami Safa, güzel sanatlardan özellikle sinema ve edebiyat ürünlerinin toplumdaki dejenerasyonu körüklediğini ve ortaya 'suçlu çocuk'lar çıkardığını ifade eder:
"...Çocuk suçlarıyla meşgul olanlarımız (eğer varsa) bu suçluların üzerindeki tesirleri araştırdıkları zaman, kötü film ve macera hikâyelerinin yanında müstehcen edebiyatın rolünü de göreceklerdir. Pek sevdiğimiz ve beğendiğimiz birçok müstesnalarıyla, genç neslin edebî mahsullerinin çoğu, edebiyat disiplinine, ahlâk kaidelerine, büyüklere ve geçmişin bütün değerlerine saygısızlık telkin eden küstahça bir ruh davranışının belirtileridir."
Mütefekkirimiz, bazı yazarların kitaplarına çirkef isimler verdiklerini, edeb, hayâ, ahlâk, edebî usûl ve nizama aykırı hareket ettiklerini, bu tür kitapların kimi yayınevleri tarafından kör bir cehalet, hatta ihanet duygusuyla çocuklara sunulduğunu hatırlatır.
YALNIZ OKUL YETMEZ
Bazı velilerin çocuklarını okullara gönderdikten görevlerinin bittiğine inandıklarını, bunun büyük bir yanılma olduğunu belirten Safa, okulun kültür vermediğini söyler ve kültürün malzemelerini çocuğa aktardığına dikkat çeker. Türk Düşüncesi'nin 1 Ocak 1956 tarihli nüshasında bu hususta şu satırlarını okuyoruz Peyami Safa'nın:
"Bilgi ile kültür arasındaki fark anlaşılmadığı için bütün kültür hizmetleri maariften bekleniyor. Bilgi kültürün malzemesidir. Kültür bu malzemenin yeni terkiplerini vücuda getiren zekânın mutfağında pişmiş halidir. Okuldan kültür beklemek, bakkal dükkânını mutfak zannetmektir."
Romancımız, çocuğun eğitim ve terbiyesinin sadece öğretmenine yüklenemeyeceği inancındadır.
Çünkü öğretmen yalnız kaldığında, bu hizmetini hakkıyla yapamayabilir. Çocuğun çevresindeki diğer insanların da eğitim ve terbiye hususunda öğretmene ciddi mânada destek olmaları gerekir.
Cumhuriyet gazetesinin 26 Ocak 1938 tarihli "Sıkı Disiplinden Hür Disipline" başlıklı yazısı, Peyami Safa'nın eğitimle alakalı kayda değer tesbitlerini ihtiva ediyor:
"Terbiye tek adam işi değildir: Ana, baba, kardeş, akraba, öğretmen, arkadaşlar, sokaklar, yoldan gelip geçenler, sinemalar, kitaplar, binalar, duvarlar, velhasıl çocuğu çeviren bütün eşya, bütün insanlar ve bütün hadiseler terbiyevi birer tesire sahiptirler. Çocuk doğduğu andan itibaren, bu tesirlerin hepsi, ideal bir ahenk içinde, serbest bir disiplini kolaylaştıran ahlâk ve kafa şuurunu verebilirlerse otorite disiplinine lüzum kalmaz. Fakat bu, nazarî ve ideal bir terbiye nizamıdır ki dünyanın hiçbir medenî memleketinde kemalini bulmamıştır."
DİN EĞİTİMİ GEREKLİ
Peyami Safa'nın Din İnkılap İrtica kitabında yer alan makalelerinde din eğitimi üzerinde geniş şekilde duruluyor. Ultra-laiklerin, laikliği gerekçe göstererek din eğitimine karşı çıktıklarını kaydeden Peyami Safa, "din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması, din realitesinin okullarda topyekün inkâr edilmesi için bir sebep değildir" dedikten sonra Batı'daki okullarda verilen din, ilâhiyat ve ahlâk derslerine temas eder.
"Amerika'da Din Öğretimi" (Milliyet, 13 Ocak 1956) başlıklı yazısında dünyada din heyecanını en fazla duyan ülkelerin başında Amerika'nın geldiğini hatırlatan Safa, "Fakat Amerika'ya sadece viski içip devrilesiye sarhoş olmak için gidenlerin şehlâ bakışlariyle bu hakikatleri görmelerine, bilmelerine ve anlamalarına imkân yoktur" diyerek bizim kraldan fazla kralcıları silkeler.
Milletine tepeden bakan ve laikliği dinsizlik şeklinde anlayarak dindarlara öfke gösteren, din derslerine karşı olduğunu sık sık beyan eden kimi nasipsizlerin yüzünde, Peyami Safa'nın cevabı bir tokat gibi şaklar:
"Zındıklar ve züppeler çocuklarını din derslerine göndermeyebilirler. Bu arada Maçka dullarının da hakları mahfuzdur. isterlerse çocuklarını din derslerinden alıp aşk veya gangster filmlerine yollarlar. Fakat yüzde doksanı evlâdına din bilgisi ve terbiyesi verilmesini isteyen bir milletin bu arzusuna karşı koymak, demokratik bir memlekette, hiçbir Başvekilin haddi değildir ve Adnan Menderes'ten bu zıpırlığı ve züppeliği istemeğe de kimsenin hakkı yoktur."
Peyami Safa'nın din eğitimi ve terbiyesiyla alakalı yazılarından biri de "Din, Medeniyet, ilim" başlığını taşır.
Ulus gazetesinin 1 Mart 1950 tarihli sayısında yayınlanan bu yazıda romancımız önce bir hüküm veriyor: "Din terbiyesi ve telkini lâikliğe aykırı değildir." Hemen ardından da bu hükmünü çarpıcı bir örnekle delillendiriyor:
"İleri batı milletlerinin okullarında -ihtiyârî ve mecburî- din öğretimi, bütün batı radyolarında duaların ve din ayinlerinin yayınlanır."
Peyami Safa'nın eğitime dair düşüncelerini ihtiva eden çarpıcı yazı ve makaleler, işaret ettiklerimizle sınırlı değil. Bu dev düşünce ve sanat adamımızın diğer konularda olduğu gibi eğitimle ilgili fikirlerini de tam olarak anlayabilmek için Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanan Objektif Serisi'ni okumak gerek.
Özellikle eğitimcilerin, sosyologların, psikologların ve ruhiyatçıların bu eserlerden öğrenebilecekleri bir çok hakikat var. Bizden hatırlatması...
NECİP FAZIL'IN GÖZÜYLE
Peyami Safa, mahrumiyetler içinde bile bir insanın kendisini nasıl mükemmel bir şekilde yetiştirebileceğine, sonra da dönüp içinde büyüdüğü toplumu eğitebileceğine çarpıcı ve çok iyi bir örnektir.
Yakın dostu Necip Fazıl Kısakürek, Peyami Safa'nın vefat yıldönümünde onun ruh ve beden portresini şu özlü sözlerle dillendirir:
"Kafası vardı, kültürü vardı, cümlesi vardı, üslubu vardı, meselesi vardı, iç dünyası vardı, hafakanları vardı, çilesi vardı, metafizik arayıcılığı vardı, imanı vardı, şüpheleri vardı, nefs murakabesi vardı, estetiği vardı, diyalektiği vardı, cesareti vardı, hasılı bir fikir ve sanat adamına gerekli vasıflardan payı vardı. Onun yokluğunun, ölüm tarihi olan bu gün, bu vasıfların yokluğunda seyrediyoruz."
1899-1961 tarihleri arasında çileler ve mücadelelerle dolu bereketli bir ömür geçiren, onbinlerce makaleye ve yüzlerce esere imza atan, kitaplarıyla milletimizi eğitmeye büyük gayret sarfeden mütefekkir- yazar Peyami Safa, İstanbul Edirnekapı Şehitliği'ndeki aile mezarlığında sevenlerinin ve okuyucularının dualarını ve fatihalarını bekliyor.
EĞİTİMLE İLGİLİ GÖRÜŞLER
* Hiç şüphe yok ki ideal terbiye, çocuğun kabahatlerini cezalandırmak değil, onu kabahat yapmaktan alıkoyacak bir seviyeye çıkarmaktır.
* Tahsil ve terbiye tatilde bitmez; insan ruhunun temayüllerine en uygun şekilleriyle, tahsil ve terbiye asıl tatilde başlar ve tatilde devam eder.
* Öğretmenin vazifesi yalnız öğretmek değil, aynı zamanda insan yetiştirmek olduğuna göre, sun'î bir intizam manzarası onu tatmin etmemelidir.
* Bir çok profesörlerin eserleri olmadığı gibi, basılmış ders takrirleri de yoktur.
Peyami Safa, hayatı sanatla, romanı insanla buluşturmuş, bir araya getirmiş, duygu ve düşüncelerini bu malzemelerin ışığı altında okuyucuya sunmuştur. Onun derdi insan. İnsan ve bütün meseleleri...
Dolayısıyla Peyami Safa dün okundu, bugün okunuyor, yarın da okunacak yazarlar arasında kalmaya devam edecektir.
HAKKINDA NE DEDiLER?
"Güneşi karartmak isteyen kaba saba bulutları en hafif temasıyla sıyırabilen tenkit kudreti, neşir hayatımızı iptidailikten koruyucu bir kuvvetti. Saf doğmatiklerin karşısında üstad bir sofist, anarşizmin karşısına dikilmiş bir Volter'di. Safderunlar arasında istihfaf gören komünizm tehlikesinin bir zehirli kılıç gibi her an başlar üstünde durduğunu idrâk eden keskin görüşlü milliyetçi nesli mukaddesatının kapısında uyanık tutan ikaz sadası oldu." Nurettin Topçu
"Peyami Safa Türk romanını masal azmanı ve Fransız romanının maymunu olmaktan kurtarmış ona kendi imkânlarının, yâni Türk romanının verebileceği ölçüde şahsiyet kazandırmış, düşünceyi ve gerçek bir iç mantığa sahip psikolojik tahlili hediye ederek dünya çapında olmak imkânını sağlamıştır. Etkisinin kalıcı olmasının sebepleri arasına Türkçe'yi büyük ifâde imkânlarına kavuşturabilme gücünü de ekleyebiliriz." Vecdi Bürün
"Peyami Safa büyük kültür adamıydı. Dünya meselelerini bilirdi ve takib ederdi.Türk kültürünün zirvelerinden birisiydi. 'Türk Düşüncesi' diye bir dergi çıkarması boşuna değildi. Bugün Türk kültür politikası, Peyami Safa'yı düşününce bir defa daha insanın içini yakıyor." Ergun Göze
"Mütefekkir Peyami Safa'yı anlamak lâzımdı. Orada kaya gibi idi. Bütün ömrünce daima antiemperyalist, antikomünist kalmış daima spritüalist ve nasyonalist inancın müdafii olmuştu. Orada serapa fikir namusu idi." Recep Doksat
"Peyami Safa, günlük politika hadiselerinin zümre ve parti menfaaat ve görüşlerinin üstünde mutalaa edilmesi gereken bir şahsiyettir. Çünkü o bir zümre adamı değil, bir millet adamıydı." Faruk Kadri Timurtaş
"Peyami Safa romanlarında, kimi bir toplum yarasını, kimi doğu ile batı arasında bocalayan halimizi, kimi varlık ve insan bilmecesini çözmeye çalışmıştır. Sosyal ve ruhsal tahlillerin en güzellerini yapmış, sırasında toplum vergisinin üst basamağına çıkmıştır." Ahmet Kabaklı
"Bir kültür mütehassısı, bir üstün kafa, bir hakiki sosyolog olarak ortaya koyduğu eserleri, gelecek nesillere her zaman ışık tutacak, yol gösterecek değerdedir." İlhan Darendelioğlu
http://www.medeniyetimiz.com/index.php?option=com_content&view=article&id=4210:muetefekkir-romanc-peyami-safa&catid=58:genel&Itemid=76 sayfasından alınmıştır...
Etiketler:
15 HAZİRAN,
15 HAZİRAN 1961,
1899,
PEYAMİ SAFA
Geçmişlerimizin kıymetini bilmeliyiz - Mehmed Niyazi - 23 Haziran 2014
Haziran ayında bu fani dünyadan ayrılan Peyami Safa hakkında yazılı basında bir tek makaleye rastlamadım.
Aslında
o, sanatkâr ruhlu, büyük bir entelektüeldi; “Kültür Haftası”, “Türk
Düşüncesi” dergilerindeki makalelerine bakarsak, kuş bakışı olarak bizim
kültür tarihimizi, bilhassa Batı’nın bütün fikirlerini hallaç pamuğu gibi attığını
görüyoruz.
Doymak bilmeyen bir merakı vardı; bütün sosyal bilimlerle, hatta tıpla uyanık bir zekâ ile meşgul olmuştu. Rahmetli Ayhan Songar, iyi bir tıp alimi idi, hanımı da doktordu. Hanımında bir hastalık ortaya çıkmış, sebebini bir türlü bulamıyorlarmış.
Laftan lafa iş Peyami Safa’ya intikal edince, bir Fransız dergisinde bu hastalığı okuduğunu söyleyerek, bunun için gerekli olan ilacın adını vermiş. Ayhan Bey’in hanımı bu ilaçla iyileşmiş.
Makalelerini, romanlarını okuduğum Peyami Safa, bir devdi; tabii o zamanlar ülkemizde televizyon yoktu, yazdığı cümleler benim kurduğum o müşekkel hayatı tamamlıyordu.
Nihayet bir konferansta kendisini görünce hayallerim yıkıldı; ufak tefek bir adam gelip kürsüye oturmuştu. Konuşmaya başlayınca devleşen o adam, birkaç dakika sonra hayalimi aştı.
Çelimsiz olmasına rağmen hayata karşı cesurdu; çünkü onu öldürmeyen darbelerin arasından geliyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın yokluk yıllarında devlete sırtını dayayan bir öğretmenin, istifa edip basın hayatına atılması her babayiğidin yapacağı iş miydi?
Ağabeyiyle “Yirminci Asır” adında bir akşam gazetesi çıkardılar. Daha on sekiz yaşındayken “Asrın Hikâyeleri” başlığı altında edebiyatla ilgili çalışmalarını yayımladı.
Hayat gaileleri arasında tahsilini tamamlayamadı; kendisini yetiştirmek için büyük ihtirasla kitaplara sarıldı. Hayattan ve kitaplardan aldıklarını sanatkârca eserlerine katmasını bildi; onları renklendirdi. Edebiyatımıza tez romancılığını getirdi; mesela “Fatih-Harbiye” Batılılaşma maceramızı anlatmaktadır.
“Doğu-Batı Sentezi”nin üzerinde durdu; bu iki dünya arasında durumumuzun ne olması gerektiği soruları hakkında bizleri düşündürdü. “Bir Tereddüdün Romanı”nda Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra insanlığın geçirdiği manevi buhranı ele aldı; dünyanın değişik yerlerinde onun gibi sanatkârlar olsaydı, herhalde insanlık bugünkü halinden çok farklı olurdu.
“Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” çocukluğunda yıllarca pençesinde kıvrandığı bir hastalığın hikâyesidir, kesinlikle basit olmayan, sade, aynı zamanda canlı bir üslupla kaleme alınmıştır. Kitapta kahramanın adı yoktur, zira kendisidir.
Bu konuda vermiş olduğu bir röportajda eserini şöyle değerlendirir: “Otobiyografik romanlar bizim yaratma hürriyetimizi kısıtlarlar. Orada biz sayısız imkân ve ihtimallerden bazılarını tercih hürriyetinde kaybeder, bir tanesi üzerinde billurlaşmaya mecbur kalırız.
Bence onun için “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nun güzel yerleri varsa, bunlar herhalde yaşanmamış hayat parçalarıdır. Size garip gelecek, fakat bana öyle geliyor ki romanda yaşanmamış kısımlar, yaşanmışlardan daha gerçekçidir.
Çünkü roman, olağanı olmuş göstermek sanatıdır. Yoksa hatırattan farklı olamazdı. Biri yaratma, öteki hatırlatmadır.” Röportajdaki şu cümleler romanımızın gerçek hüviyetini ortaya koymaktadır; “Romanımız insan ruhunun kapısı önündedir ve içerden gelmeyen gizli sesleri duyabilmesi için henüz eşiğini aşmış değildir.
Kaba haykırışlardan ziyade, deruni mırıltılarla gizlenen dramı keşfedinceye kadar tek bir insanın hayatı ne onu ne de okuyucularını alakadar edecektir. Türk romanı insana baktığı halde, insanı görmüyor.”
“Mahşer” ile “Canan”ı, geçinmek ve yeni teşekküle başlayan edebi isteklerle yazdığını söyler. Aslında bu romanların edebiyatımızda bir yeri vardır. Ama o, mükemmelliği aradığı için eserlerini küçümser. Aldığı mesafeler onu tatmin etmez.
Bütün yetenek ve enerjisini sanata vermeyişini şöyle dile getirir: “Kitaplarımı sakatlayan kusurların benden olduğu kadar, benim çalışma şartlarımı aleddevam berbat etmiş bir cemiyetin vermiş olduğu huzursuzluk, refahsızlık ve emniyetsizlikten doğduğunu söyleyeceğim.
On dokuz senelik yazı hayatımda, bu cemiyet bana bir haftalık istirahat hakkı vermemiştir. “Bir Akşamdı” ve “Şimşek” romanları, gazeteci Peyami Safa’ya baş kaldırmışlardır.
O tatmin olmasa da Türk romanının zirvelerinin arasındadırlar. “Matmazel Noraliya’nın Koltuğu”nda büyük bir psikologla karşı karşıyayız.
Beethoven için “Dokuzuncu Senfoni” ne ise, “Yalnızız”da Peyami Safa için odur. Sanki tüm yazdıkları onu vermek için hazırlıktı.
Milletimizin bu büyük evladını rahmetle anıyoruz.
http://www.zaman.com.tr/mehmet-niyazi/gecmislerimizin-kiymetini-bilmeliyiz_2226140.html sayfasından alınmıştır...
Doymak bilmeyen bir merakı vardı; bütün sosyal bilimlerle, hatta tıpla uyanık bir zekâ ile meşgul olmuştu. Rahmetli Ayhan Songar, iyi bir tıp alimi idi, hanımı da doktordu. Hanımında bir hastalık ortaya çıkmış, sebebini bir türlü bulamıyorlarmış.
Laftan lafa iş Peyami Safa’ya intikal edince, bir Fransız dergisinde bu hastalığı okuduğunu söyleyerek, bunun için gerekli olan ilacın adını vermiş. Ayhan Bey’in hanımı bu ilaçla iyileşmiş.
Makalelerini, romanlarını okuduğum Peyami Safa, bir devdi; tabii o zamanlar ülkemizde televizyon yoktu, yazdığı cümleler benim kurduğum o müşekkel hayatı tamamlıyordu.
Nihayet bir konferansta kendisini görünce hayallerim yıkıldı; ufak tefek bir adam gelip kürsüye oturmuştu. Konuşmaya başlayınca devleşen o adam, birkaç dakika sonra hayalimi aştı.
Çelimsiz olmasına rağmen hayata karşı cesurdu; çünkü onu öldürmeyen darbelerin arasından geliyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın yokluk yıllarında devlete sırtını dayayan bir öğretmenin, istifa edip basın hayatına atılması her babayiğidin yapacağı iş miydi?
Ağabeyiyle “Yirminci Asır” adında bir akşam gazetesi çıkardılar. Daha on sekiz yaşındayken “Asrın Hikâyeleri” başlığı altında edebiyatla ilgili çalışmalarını yayımladı.
Hayat gaileleri arasında tahsilini tamamlayamadı; kendisini yetiştirmek için büyük ihtirasla kitaplara sarıldı. Hayattan ve kitaplardan aldıklarını sanatkârca eserlerine katmasını bildi; onları renklendirdi. Edebiyatımıza tez romancılığını getirdi; mesela “Fatih-Harbiye” Batılılaşma maceramızı anlatmaktadır.
“Doğu-Batı Sentezi”nin üzerinde durdu; bu iki dünya arasında durumumuzun ne olması gerektiği soruları hakkında bizleri düşündürdü. “Bir Tereddüdün Romanı”nda Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra insanlığın geçirdiği manevi buhranı ele aldı; dünyanın değişik yerlerinde onun gibi sanatkârlar olsaydı, herhalde insanlık bugünkü halinden çok farklı olurdu.
“Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” çocukluğunda yıllarca pençesinde kıvrandığı bir hastalığın hikâyesidir, kesinlikle basit olmayan, sade, aynı zamanda canlı bir üslupla kaleme alınmıştır. Kitapta kahramanın adı yoktur, zira kendisidir.
Bu konuda vermiş olduğu bir röportajda eserini şöyle değerlendirir: “Otobiyografik romanlar bizim yaratma hürriyetimizi kısıtlarlar. Orada biz sayısız imkân ve ihtimallerden bazılarını tercih hürriyetinde kaybeder, bir tanesi üzerinde billurlaşmaya mecbur kalırız.
Bence onun için “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nun güzel yerleri varsa, bunlar herhalde yaşanmamış hayat parçalarıdır. Size garip gelecek, fakat bana öyle geliyor ki romanda yaşanmamış kısımlar, yaşanmışlardan daha gerçekçidir.
Çünkü roman, olağanı olmuş göstermek sanatıdır. Yoksa hatırattan farklı olamazdı. Biri yaratma, öteki hatırlatmadır.” Röportajdaki şu cümleler romanımızın gerçek hüviyetini ortaya koymaktadır; “Romanımız insan ruhunun kapısı önündedir ve içerden gelmeyen gizli sesleri duyabilmesi için henüz eşiğini aşmış değildir.
Kaba haykırışlardan ziyade, deruni mırıltılarla gizlenen dramı keşfedinceye kadar tek bir insanın hayatı ne onu ne de okuyucularını alakadar edecektir. Türk romanı insana baktığı halde, insanı görmüyor.”
“Mahşer” ile “Canan”ı, geçinmek ve yeni teşekküle başlayan edebi isteklerle yazdığını söyler. Aslında bu romanların edebiyatımızda bir yeri vardır. Ama o, mükemmelliği aradığı için eserlerini küçümser. Aldığı mesafeler onu tatmin etmez.
Bütün yetenek ve enerjisini sanata vermeyişini şöyle dile getirir: “Kitaplarımı sakatlayan kusurların benden olduğu kadar, benim çalışma şartlarımı aleddevam berbat etmiş bir cemiyetin vermiş olduğu huzursuzluk, refahsızlık ve emniyetsizlikten doğduğunu söyleyeceğim.
On dokuz senelik yazı hayatımda, bu cemiyet bana bir haftalık istirahat hakkı vermemiştir. “Bir Akşamdı” ve “Şimşek” romanları, gazeteci Peyami Safa’ya baş kaldırmışlardır.
O tatmin olmasa da Türk romanının zirvelerinin arasındadırlar. “Matmazel Noraliya’nın Koltuğu”nda büyük bir psikologla karşı karşıyayız.
Beethoven için “Dokuzuncu Senfoni” ne ise, “Yalnızız”da Peyami Safa için odur. Sanki tüm yazdıkları onu vermek için hazırlıktı.
Milletimizin bu büyük evladını rahmetle anıyoruz.
http://www.zaman.com.tr/mehmet-niyazi/gecmislerimizin-kiymetini-bilmeliyiz_2226140.html sayfasından alınmıştır...
Etiketler:
15 HAZİRAN,
15 HAZİRAN 1961,
1899,
PEYAMİ SAFA
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
