25 Haziran 2014 Çarşamba

Prof. İbrahim Canan'ı Niçin 'Öldürdüm'? - Yaşar İliksiz - 19.10.2009

19.10.2009

İtiraf ediyorum: Merhum Prof. Dr. İbrahim Canan hocayı vefat ettirmeyip, 'öldüren' bendim! Yığınla tepki geldi ama "inat da bir murattır" deyip, geri adım atmadım. Tabi ki hayra kapı açacağına inandığım bir nedeni vardı:
Yaşar İliksiz
           Yaşar İliksiz

Türkiye'de yayıncılık konusunda disiplinli, planlı, projeli ve pazarın zorluklarını bilerek aşma yolunda kararlı bir yayınevi görmek isteyenlerin, stratejilerini iyi analiz etmesi gereken bir kurum var.

Kaynak Yayınları Grubu. Profesyonelliğin, aşk ve 'dava' ile nasıl mükemmel bir harman oluşturabileceğini, en somut bu yayın grubunda görebilirsiniz.

Mutlaka haberdar olmamızı istedikleri eserlerle zaman zaman ziyaretimize gelen, tanıtım kısmında görevli isimlerden sevgili İbrahim Aktaş ve Yunus'un çaba, emek ve özverilerine dikkat etmek bile, bu yayın kuruluşunun nasıl bir ruhla başarılara koştuğunu rahatlıkla anlatmaya yeterli. Ötesini izaha gerek yok.

Kimi zaman benim kendi yayınlarını onlardan önce para ödeyerek almış, okuyor olduğumu görünce şoka uğruyor ve "Niye bizden istemedin ağabey?" diye sitemde bulunuyorlar...

Getirdikleri yeni yayınlar hakkında mutlaka kısa ve öz bilgi verirler ve genellikle onların söyledikleri o kitabın tanıtım çerçevesini oluşturmaya yeter de artar bile.

İki ismin eserleri bu izahlardan istisnadır: Fethullah Gülen ve Prof. Dr. İbrahim Canan. Satır satır okuyacağımı bildiklerinden olsa gerek, "Bunları zaten siz iyi biliyorsunuz" diyerek, eserleri hakkında tek kelime etmeye bile gerek görmezlerdi.

Gerçekten de merhum Prof. Dr. İbrahim Canan'ın hangi konularda hassas olduğunu ve hassas olduğu konuları kılı kırk yararak, en kapsamlı şekilde ana hatları ile izah ettiğini kendisini tanıyanlar ve üslubunu sevenler iyi bilir.

Allah gani gani rahmet eylesin, Prof. Dr. İbrahim Canan'ın özellikle iki eserinin, günümüz Müslümanlarınca çok iyi okunup, anlaşılmasının önemli olduğunu düşünüyorum: Peygamberimizin (S.A.V) Tebliğ Metodları ve Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) Sünnetinde Terbiye...

Öte yandan, İslâm'da Zaman Tanzimi kitabının da (onlar kendilerini bilir) bazı dostlarımca özellikle okunması gerektiğini hararetle savunuyorum.

14 Ekim Çarşamba sabahı ajanstan önüme düşen ilk haberler arasında bir kaza bilgisi beni şoke etmeye yetti: Merhum Prof. Dr. İbrahim Canan'ı kaybettiğimizi duyurmak zorundaydım o sabah okurlara ilk haber olarak. Malasef kıymetli hocamızı elim bir şekilde hayata veda etmişti.

Acı haberi manşetten duyuran ilk site olduğumuza kuşkum yok. Ve haberi atarken halkın nezninde önemli olduğunu çok da fark etmediğim bir detay, ölüm haberinden daha çok üzmüştü bazılarını:

"Prof. Dr. İbrahim Canan kaza sonucu öldü" başlığını atmıştım habere. Çünkü vefat etti yazsam taşıyordu başlık. Belki o an, vefat etti yerine öldü yazmak yerine kısaltmayı "Prof. Dr. Canan kaza sonucu öldü" şeklinde yapsaydım bu yazı ortaya çıkmadı.

Aslında bir yönü ile de öyle yapmam çok ama çok hayırlı oldu. En azından benim yazı kavramların nasıl putlaştırıldığını görmem açısından.

Allah biliyor ya, haber manşetten düştükten sonra pek çok başlık gibi yeniden elden geçirilecek ve muhtemelen "Prof. Dr. İbrahim Canan kaza sonucu vefat etti" ya da "Prof. Dr. İbrahim Canan'ı kaybettik" şekline dönüşecekti.

Ama dönüştürmedim. Yapılan tüm ricalara ve gelen tüm tepki telefonu ve maillere rağmen o başlığı "öldü" olarak bırakmayı tercih ettim.

Çünkü telefon açarak ve mail atarak isyan eden edeneydi. "Kardeşim siz Müslüman değil misiniz, hocamıza nasıl öldü dersiniz" diyen bile vardı.

Bu durum beni çok üzmüştü. Ama daha çok rahatsız edeni vardı. Kimse neden "öldü" kelimesine bu denli öfke duyduğunu izah edemiyordu.

Oysa ben son derece hazırlıklıydım ve ayaküstü dersimi çalışmıştım. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in bile ölümü tattığı bir dünyada "Prof. Dr. İbrahim Canan'a öldü" diyememenin mantığı neydi?

Bekledim ve olayın sıcaklığı geçince bu yazıda problemi izah etmeye karar verdim.
TDK'ya göre vefat, Arapça öldü kelimesinin tam karşılığı. Ferit Develioğlu'nun Osmanlıca Türkçe sözlüğü de kelimeyi bu şekilde tanımlıyor. Şemsettin Sami'nin Kamus-u Türki'sini açtığımız zaman da sonuç değişmiyor.

Kelimenin kökü vft ve ölüm anlamına geliyor.

Dolayısı ile bir insan için Arapça vefat etmiş ve Türkçe ölmüş olarak duyurulmasında bir fark yok. Hatta Türkçedeki ölü kelimesini bu açıdan âlim bir insan için kullanmayı hakaret ve vefasızlık olarak görmek büyük hata. Hatta bu yüzden, bilip bilmeden isyan çıkartmak bir anlamda terbiye sınırlarını zorlama...

Ama ısrarla telefon edip, mail yağdıranlar bundan bihaber.

Bu kadar bilgiye dahi vakıf olmayanların telefon açıp, "kardeşim bu ne terbiyesizlik?" demeye hakkı yok. Bunun adı cehalet.

Ve böyle bir mantıkla sergilenen tepki alenen putlaştırmadır ki Allah muhafaza. Bir yandan şirkten korunmaya çalışacaksınız, bir yandan cahillikle putlaştırma mantığının kölesi olacaksınız. Tam bir facia!

Haber 7, gayrımüslim bir ölü için bile vefat etti başlığını kullandığında ayağa kalkmıştı bir güruh bu cehalet yüzünden.

Bu kadarcık bilgiden bile muaf tepki sahipleri, atalarımızın, etimolojik kökene indiğimizde nasıl bir hassasiyetten dolayı "öldü", yerine "vefat etti" demeyi tercih ettiğini bilemezdi tabi.

Oysa, o kadar şiddetli tepki gösterenlerden hiç değilse birinin: (Kaderin cilvesine bakın ki geçtiğimiz bayramda sergilediği çiğlikten dolayı Müslümanların öfkesini taşıran Sevan Nişanyan bile bu konuda onlardan daha bilgili) büyük incelik ve nezaketle şu ince ayrıntıyı anlatmasını bekliyordum:

Vefat etmek, Arapça vft kökünden gelir ve ölüm anlamına gelir ama bu kelimenin, söze ve borca sadakat anlamlarına gelen vefa, kelimesi ile akrabalığı var. Bu akrabalıktan dolayı da bir kişi için "vefat etti" denildiği zaman onun "Allah'a olan can borcunu ödediği" ima edilir.

Malesef o çığ gibi tepki selinin arasında şu ince ayrıntıyı izah eden biri çıkmadı!

İtiraf edeyim ki sırf bu cehalet halkasına bir balta darbesi vurabilmek ve müminlerin farkında olmadan kavram ve kelimeleri nasıl putlaştırdığını gözler önüne serebilmek için merhum Prof. Dr. Canan Canan'ı vefat ettirmedim ve öldürdüm.

Fena da olmadı. Yalnız hayatı ile değil ölümü ile de hem çok önem verdiği eğitim konusunun ehemmiyetini göz önüne sermiş, hem peygamberi terbiyeyi hatırlatmış, hem de putlaştırma tehlikesine indirilen İbrahimi bir balta vazifesi görmüş oldu.

Tabi anlayabilene...

24 Haziran 2014 Salı

Canan'ın cenâzesinde... A. Turan Alkan - 19 Ekim 2009

A. Turan Alkan

Efendimiz, bir sahâbesine demişti ki, "Sen bu dünyada bir garip gibi yaşa veya bir yolcu gibi ol ve kendini ölmeden kabir ehlinden say".

Yolun ikiye ayrıldığı, o müthiş dramatik çatallanmanın başladığı yer. Hayatı hiç ölmemek üzerine kurmak veya varlığımıza bir garip imişiz gibi mânâ vermek; bu noktada insanlar kabaca ikiye ayrılıyor işte:
Tırnaklarını hayata geçirenler ve ölümü hiç unutmayanlar! 

Belli ki İbrahim Canan hoca ikincilerdendi. Ben onun ömrüne değil, cenâzesine şahit oldum. Bizim mahallenin küçücük çarşısında birkaç kere karşılaştığımız, İslami Araştırmalar Merkezi'nde selamlaştığımız oldu elbette. 


Kendisini gıyâbında Toynbee'den tercüme ettiği "Tarihçi Açısından Din" adlı tercümesinin dört başı mâmur diliyle hatırlıyorum. Cenazesi, Bağlarbaşı'nda Marmara İlahiyat'ın Camii'nden kaldırılacak diye duydum. 

İSAM'a iki adımlık yer. Camiin dış avlusuna girmek neyse fakat revaklı şadırvanlı iç avluda bir seccadelik boş yer bulabilmek mümkün değil. 

Şâhâne bir izdiham! 


Niçin şâhâne anlatayım: Bazı cenazelerde görmeyi kanıksadığımız iğreti mâtem teessürlerinden eser yok; ilk defa gören, içeride helva, börek dağıtılıyor da ahali onun için tehâcüm ediyor zanneder. Âdeta mesrûr, şâd ü handân bir iklim. 


Hacı uğurlama törenlerinde bazen böyle olur; hem üzülür ama daha çok sevinirsiniz, tam öyle bir hâlet. "O gitti, hem de adam gibi gitti; böyle gidiş darısı hepimizin başına" der gibi cami cemaati. 

Bu, karşılaştığım farklılıkların ilkiydi. 


Ezan okundu; içerisi, dışarısı hıncahınç dolu; bir secdelik yer tutya olmuş. Önümdeki genç adam, gıcır takım elbisesinin ceketini çıkarıp taşın üstüne yatırdı; niceleri de öyle yaptılar. 


Al sana seccâde; öyle seccâde ki böyle bineklere binmesini bilenleri uçurur ötelere. Namaz bittikten sonra içeriden anons, 

- Kimse yerini terk etmesin; cenâzeyi içeriye mihrâbın önüne alacağız; herkes durduğu yerde ayağa kalkarak cenâze namazını kılacak; izdihâma yol açmayacağız! 


Peki, eyvallah, ne güzel, ne âlâ bir uygulama. Sonra, "Allah için namaza, Efendimiz için salâvata, merhûm için duaya niyet"; sonra o titretici "Nasıl bilirdiniz?" suâli. 


Gümbürdeyen bir haykırış "İyi bilirdik", "Hakkınızı helâl eder misiniz?" "Helâl olsun" tarrakası, hem de üç kerre. 

İstanbul'daki cenâzelerde merhumun ardından küçük konuşmalar yapmak âdeti var. Bir mesai arkadaşının sözü, herkesin içine kazınması gereken cinsten bir şeydi: "Cânan Hoca'yı biz hiç dedikodu ederken görmedik, duymadık!" 


Bizim ardımızdan da böyle söylenir mi acep; haydi ölmeden önce ölelim de ince hesaplara dürülelim!
Sonra yine ömrümde ilk defa gördüğüm o tablo: Zaten kıpırdanmak ihtimâlimiz yok. 


Hafiften başlayan tekbirler refakatinde camiin kapısından tabut avluya doğru kaymaya başladı. 

Kimse hareket etmediği halde yüzlerce elin binlerce parmağından aldığı küçük dokunuşlarla tabut eller üzerinde uçar gibi, kayar gibi, yüzer gibi, yürür gibi hareket ediyor. 

Arkamdan birileri, "Aman Ya Rabbi; böyle uğurlanmak için insanın hemen ölesi geliyor" dedi; aman Ya Rabbi, böyle temennîye kim inşaallah demez ki? 


Adam gibi ölmek için adam gibi, Cânân gibi yaşamak lâzım; öğrendik, kârımızdır! 




Not: Aynı günlerde Ergun Göze Ağabey'imizi de kaybettik. Eşine ve yakınlarına başsağlığı diliyorum. Hizmetleri unutulmayacaktır inşallah! t.alkan@zaman.com.tr
19 Ekim 2009, Pazartesi
 http://www.zaman.com.tr/yorum/cananin-cenazesinde_905006.html sayfasından alınmıştır...

Canan diye sevdik seni - HARUN TOKAK - 16 Ekim 2011


16 Ekim 2011, Pazar
İbrahim Canan Hoca'mızın hayali gözlerimin önüne geldi.

Başını hafifçe öne eğmiş, sağına soluna bakmadan vakur adımlarla, mahşere gidiyor gibi yürüyordu yine.

Kur'anî ve Nebevî parıltılar vardı davranışlarında. Sonbaharın ağaçlarda ağladığı bir ekim günü ansızın aramızdan ayrılışı bile, hayatla ölüm arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu hatırlatmıştı bize.

İki yıl önce ansızın aramızdan ayrılan İbrahim Canan Hoca'mız geçen cuma Marmara İlahiyat Camii'nde hazin bir mevlid merasimi ile anıldı. 

Bağlarbaşı'nın maneviyat merkezi olan bu kutlu mabedden içeri girdiğimde, kubbelerin kemiklerini çatırdatan yanık bir ses Enbiya Sûresi'ni okuyordu. İçerisi oldukça kalabalıktı. 

Kimi dev sütunlara sırtını dayamış, kimi ayrılığın acısını daha bir derinden hissetmek istercesine soğuk mermer minbere yaslanmış, kimi de okunan mevlidi daha bir içerisine çekmek istercesine mihrabın karşısına diz çökmüş öylece oturuyordu. 

Minberin kıble tarafında, hep Canan Hoca'mızla birlikte görmeye alışık olduğumuz Suat Yıldırım Hoca'mız duruyordu. Şimdi ikizini yitirmiş yalnız bir kuğu gibi düşünceliydi. 


O gün orada her şey, her söz, her hali hatırlatıcı olan Canan Hoca'mızı hatırlatıyordu. Hayali gözlerimin önüne geldi. Başını hafifçe öne eğmiş, sağına soluna bakmadan vakur adımlarla, mahşere gidiyor gibi yürüyordu yine. Kur'ani ve Nebevi parıltılar vardı davranışlarında. 


Sonbaharın ağaçlarda ağladığı bir ekim günü ansızın aramızdan ayrılışı bile, hayatla ölüm arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu hatırlatmıştı bize. 


Hayatı boyunca hep halkın içinde olmuştu. Vakarlı ve vefalı bir insandı. Büyük bir Hadis otoritesi olmasına rağmen, kitap ve yazılarında Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Hadis'te müstesna biri olduğunu, çağımızın 'Işık Süvarileri'ni yetiştirip, dünyanın dört bir yanına göndermesiyle de büyük bir aksiyon adamı olduğunu teslim etmesi pek az ilim ehline nasip olacak bir yücelikti. 


Bununla yetinmemiş, vefatından iki ay önce okyanuslar aşarak adeta veda mahiyetinde olan ziyaretiyle de ona olan özlem ve vefasını göstermişti. 

Canan Hoca'mız zarifti, incinse de incitmezdi. Bazen boşanmaya kadar varan aile içi huzursuzluklar, zarif kalbini çok incitir, anne-baba sağ olduğu halde öksüz kalan çocuklar belini bükerdi. 


Bir aile akademisi kurmaktı hep hayali. Evi, değerli eşi Zarife Hanım'la birlikte inşa ettikleri bir cennet bahçesiydi. 

Sözüne sadıktı. Son gece, Yalova'dan dönerken evini arayarak 'yatsıyı birlikte kılalım' demişti ama bu son sözünü yerine getirememişti. O yatsı namazı onsuz kılınmış, seccadesi boş kalmıştı. 



En tatlı bir hatıra ışığı olan babasının o seccadesini kızı Belkıs Hanım gözleri dolu dolu; "Bu seccade her zaman buradaydı, kuşluk, teheccüd gibi rutin namazlar için değil, babam çalışma ve sohbet aralarında da durmadan namaz kılardı. 


O kadar ki onu çalışırken göremediğimizde daim yerde serili duran bu seccadesinde namaz kıldığını anlardık." diye anlatıyordu. 

Eşi Zarife Hanımefendi bir mektep, bir matbaa gibi işleyen o bereketli ev için; "Yatak odası da dahil evin her bir köşesinde ona ait ya bir kitap, ya bir kağıt, ya bir kalem bulursunuz." diyordu. 


Çalışma sandalyesinde o her zaman sırtında görmeye alışık olduğumuz gri yeleği, masasında kitapları, bilgisayarı ve kendisiyle bütünleşmiş o ıslak gözlüğünün öylece durduğunu hayal ediyorum. 


O gün talebeleri olduğunu düşündüğüm güzel sesli hafızların okuduğu o ilahi çınlıyor hâlâ kulaklarımda: Sevdik seni, canan diye sevdik.

 http://www.zaman.com.tr/cuma_canan-diye-sevdik-seni_1191113.html sayfasından alınmıştır...

Çocukları İbrahim Canan'ı anlattı - ASLIHAN KÖŞŞEKOĞLU - 20 Haziran 2010


20 Haziran 2010, Pazar
Babalar Günü'nü vesilesiyle geçtiğimiz yıl bir trafik kazasında kaybettiğimiz İbrahim Canan Hoca'yı 7 çocuğu ve eşiyle bir kez daha andık.

Kimi babalarının nasıl bir disiplin adamı olduğunu anlattı, kimi de İbrahim Canan'ın hiç bilmediğimiz yönlerini.
Üzücü bir trafik kazasında kaybettiğimiz Prof. Dr. İbrahim Canan Hoca ile vefatından 1 buçuk ay önce bir haber vesilesi ile görüşme fırsatı bulmuştuk. 

Kendisine "Bugüne kadar sizi en çok etkileyen, hayatınıza yön verdiğini düşündüğünüz ayet ve hadisler hangileridir?" diye sormuş; 

" 'Müminler kardeştir (Hucurât/10)' ayet-i kerimesidir." cevabını almıştık. Gerekçesini ise hem ilk öğrendiği ayet olması, hem de bunun gereğine çok ihtiyaç duyduğumuz halde gerçek hayatta yeterince göremememiz olarak açıklamıştı. 

Hocamızın seçtiği Hadis-i Şerif de yine aynı doğrultudaydı: "Kişi kendisi için sevdiğini kardeşi için sevmedikçe hakiki mü'min olamaz." 

İnsanlığa dair her konuda dertlenen ancak hayatına kardeşliği, sevgiyi bu kadar eksen edinmiş bu din âliminin aile yaşantısından da çıkarılacak büyük dersler vardır diye düşündük ve Babalar Günü bahanesiyle Hoca'mızın Üsküdar'daki evinde çocukları ve eşiyle bir araya geldik. 

Eğitimi için Ankara'da olan kızı Ayşe Elif Canan'ı da oradan dâhil ettik haberimize. İşte çocuklarının ve eşinin dilinden İbrahim Canan... 


14 Ekim 2009'da elim bir trafik kazasında kaybettiğimiz İlahiyat Profesörü İbrahim Canan'ın 7 çocuğu var. Onların babasız geçireceği ilk Babalar Günü...

 

 

 

 

 

 

Öğrenme aşkı hiç bitmedi

Cem Canan ( 38 yaşında, Harita Mühendisi): Babam öğretmeyi çok severdi. Sürekli ilmini, bilgilerini aktaracak idealist, aşklı şevkli öğrenciler arardı. 

Son nefesine kadar da öğrenme aşkı ile doluydu. Fransızca ve Arapça bildiği halde yeterli bulmazdı. İngilizceyi öğrenemedim diye hayıflanırdı. 

Teknolojiyle de yakından ilgilenirdi. Çok sık konferanslara gittiği için gelişmelerden de yararlanmak isterdi. Benden de sunum teknikleri kendisine öğretmemi isterdi. 

Vefat etmeden önce de saatlerce oturur çalışırdık. Ben en basit şeyleri öğretirken bile sayfalarca not almıştı, çok şaşırmıştım. 

                                                                             ***

Biz istiyoruz diye kedinin kalmasına müsaade etti

Belkıs Canan (33 yaşında, Gıda Mühendisi): Bahçede yavru bir kedi bulmuştuk. Havalar soğuk olunca kediyi eve getirdik. Babam evde bir kedinin olmasına pek sıcak bakmıyordu. 

Kedi de babamı pek sevmiyor, namaz kılarken sürekli tırmalıyordu. Annem babam istemiyor diye kediye başka bir ev buldu. 

Ama babam bizim üzüldüğümüzü fark edince "Kızlarımdan kıymetli mi, onlar üzüleceğine kedi kalsın." diyerek kalmasına müsaade etmişti. Düşüncelerimizin babamın gözünde her zaman bir değeri vardı. 

                                                                             ***

İyi ki babamla o son kahvaltıyı yapmışım...

Hilal Canan (19 yaşında, Fatih Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğrencisi): Babamın en titiz olduğu konulardan biri yemeklerin ailecek yenmesiydi. 

Özellikle akşam yemeğini mümkün mertebe dışarıda yemezdi, eve gelmeye özel bir gayret gösterirdi. Son gününde sabah evde ikimiz vardık. Okula geç kalıyordum, kendisi de Yalova'ya gitmek için yola çıkacaktı. 

"Gel birlikte yiyelim." diye ısrar etti. "Baba çıkacağım." dedim. Acele de olsa biraz içimden söylenerek babamla kahvaltı yaptık. İyi ki de yapmışız, son kahvaltımız oldu. Bir de yemekte tek tek okulumuzu, derslerimizi sorardı. 

Boş şeyler asla konuşmazdı. Namaza da aynı hassasiyeti gösterirdi. Evde tek başıma olsam bile mutlaka cemaat yapardık. 

                                                                         ***

Babamın kitaplarını vasiyet olarak görmeye başladım

Hale Canan Değer (36 yaşında, Öğretmen): Babam çok planlı bir insandı. Sabah namazından sonra kalkılıp güne erken başlanması gerektiğini ısrarla söylerdi. 

Küçükken kerahat vaktinde bizi uyutmamak için sohbet yapardı. Yarı uykulu yarı uyanık dinlerdik. O zamanlar farkında değildik ama yaptırdığı her şey Efendimizin sünnet-i seniyyesinden hayat standartlarıydı. 

Hayatında bu günü değil, sonraki günleri de kapsayan projeler vardı. Mesela Türkiye'nin gündeminden bir Mavi Marmara olayı geçti. 

Düşünüyorum "Babam olsa nasıl bakardı?" Bunun için kitaplarına bakıyorum. Babamın kitaplarını vefatından sonra vasiyet olarak görmeye başladım, o gözle okuyorum. 

                                                                        ***

Yol göstericiliğine ihtiyaç duyuyorum

Dr. Elif Canan Sanlı (39 yaşında, Kimya Mühendisi, Akademisyen): Babam hayatını Rasulullah'ın sünnetine göre şekillendirmiş, Üstat Bediüzzaman Hazretlerinin 9 fikri programını hayatının temeline koymuştu. 

Eserlerinde ve hizmetlerinde de bu maddelerin harfiyen hayata geçirildiği görülür. Onu bir baba olarak özlemenin yanında, yol göstericiliğine ve fikir vericiliğine çok ihtiyaç duyuyorum. 

Ve diyorum ki: "Babacığım iyi ki bu kadar çok eser bırakmışsın." Şu anda satır satır okuduğum "Bediüzzamanın Fikri Programı" ve "Krizin Sabahı" kitaplarını herkese tavsiye ediyorum. 

                                                                             ***

İlk ve son şiirini benim için yazmıştı

Hatice Şule Canan Şenel (32 yaşında, Çevre Mühendisi): Babam bir disiplin adamıydı. Merkezine İslamiyet'i koymuştu. İslamda çocuğun babadan talep edeceği bazı hakları vardır. 

Ben babamdan hiçbir şekilde hak iddia edemem, her şeyi dört dörtlük vermeye çalıştı bize. Onun bana verdiği dini eğitimi çocuğuma verebilecek miyim diye endişe ediyorum. 

Babamla çok hoş zamanlar geçirmişimdir. Mesela namaz kılarken üstüne atlardım. Bel ağrıları olduğunda "Şule bu senden hatıradır." derdi. 

Erzurum'da yaşadığımız yıllarda elimden tutar karda kaydırırdı. Bir çocuk için hiç cazibesi olmayan şeyler babamla beraberken çok hoşuma giderdi. 

Aile içi konularda bizim görüşlerimize de yer verirdi, mukayese ederdi. Fikirlerimize önem verirdi ama bize çok belli etmezdi. Böyle cümlelerin satır aralarından okurduk. 

Gazetede bir babanın kızına yazdığı şiiri görmüştüm. Sonra ben de babamdan istedim. Öyle şeylerden pek hoşlanmamasına rağmen ilk ve son şiirini benim için yazmıştı. 


                                                                             ***

Her zaman bize ayıracak vakti vardı

Esranur Canan (24 yaşında, Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat Fakültesi Öğrencisi): Ölümünden 4 ay önce babam yoğun bir konferans dönemine girmişti. Günde üç-dört konferansa girdiği oluyordu. Bir gün kahvaltı yaparken uyuklamaya başladı. "Baba ara ver biraz yollarda öleceksin, kötü haberin gelecek" dedim. 

Babam da "Yolda ölmeyeyim de nerede öleyim. Bana sohbetleri bırak evde otur dersen benim için bunlar beddua niyetine geçer. Öleceksem de yollarda öleyim, ne mutlu bana." dedi. 

Tam konuştuğumuz gibi dört ay sonra haberi geldi. Normalde vakti çok değerli olmasına rağmen bize ayıracak vakti her zaman vardı. Benim dizimde menüsküs yırtığı var. Bir gün dizim kilitlendi kaldı, annem de evde yok. 

Geldi dizimi ovaladı dizim açıldı, "Baba iyiyim" dememe rağmen uzun süre bekledi. Normalde babamın başımızda öyle boş boş durması çok alışık olduğumuz bir şey değil. "Ben önce senin iyi olduğunu göreyim, öyle giderim."diye bekledi. 


                                                                      ***

Onlar bizim cennetimiz derdi

Zarife Canan (Eşi): İbrahim Bey çocuklarla ilgili bir şey olduğu zaman bana havale ederdi. Eşime derdim "Sen iyi baba rollerindesin, ben de hep kötü anne oluyorum." 

Çocuklarını namaza alıştırma hususunda babalarının özel bir gayreti vardı. Ezberlerini ben yaptırırdım, akşam babaları kontrol ederdi. Şule daha küçüktü, okuma yazma bilmiyordu. Ben söylerdim o tekrar ederdi, akşam da babasına okurdu. 

Bu tarz bir yaşantımız vardı. Her sabah bizi namaza kaldırır önce bize hocalık yapar, namazımızı kıldırır sonra da camiye giderdi. En çok da geceleri gelip bizi namaza kaldırmasını özlüyoruz. Bazen "Çok fazla çocuğumuz var, sürekli uğraşıyorum." diye hayıflanırdım. 

Bana derdi ki: "Çocuklarıma laf söyleme, onlar bizim cennetimiz, onlarla açacağız cennetin kapısını. Bak ne güzel namazlarını kılıyorlar. Yaptıkları tüm ibadetlerden biz hissedar olacağız."


 http://www.zaman.com.tr/pazar_cocuklari-ibrahim-canani-anlatti_997358.html

Alimin ölümü! - M.NEDİM HAZAR - 15 Ekim 2009


15 Ekim 2009, Perşembe
İbrahim Canan Hoca'yı tanımayanlar için vefat haberindeki ayrıntılar şaşırtıcı gelebilir.
Böylesine değerli bir akademisyenin yolculuğunu şehirlerarası otobüsle yapması, evine firmanın servis arabasıyla gitmesi alışılmış bir durum değil. 

Canan Hoca'yı bilmeyenler için şaşırtıcıdır belki ama bilenler için asla öyle değildir. Yoksa davet edildiği bir toplantıya 'bana araç yollayın, alıp-bıraksın' dese sanırım herkes koşarak gidecekti. 

Ama öyle yapmazdı rahmetli Hocamız, araç kullanmaz yürürdü, uzak mesafelerde ise toplu taşıma araçlarını tercih edip, halkla hep iç içe olurdu. Prof. Dr. İbrahim Canan'ı önemli kılan özelliklerden biriydi bu. 

Mütevazı ve halktan biri oluşu. Şanlıurfa'da dekanlık yaptığı dönemde bile makam arabası kullanmayan biriydi merhum. Hayatını 'Sünnet-i Seniyye'ye göre dizayn eden nadir insanlardan biriydi. 

Onu sokakta yürürken görenler bir âlimin değil sıradan bir vatandaşın gittiğini zannederdi. Ancak kürsüde asla öyle değildi. Anlattığı hakikatler onun sesini yükseltiyor, cüssesini irileştiriyordu adeta! 

İslam âlemi sadece değerli bir akademisyeni değil, aynı zamanda mühim bir âlim ve aksiyon insanını yitirdi. Kaybımız bu nedenle çok büyük. 


Bediüzzaman Hazretleri ile öğrencilik yıllarından başlayan tanışıklığı ve Üstad'ın 'Seni Zübeyr'in yerine kabul ettim' iltifatına mazhar oluşu, onu farklı kılan unsurlardan biriydi. 

Keza Üstad'ın meşhur 'Otel çıkışı' fotoğrafını bizzat merhum Canan Hoca çekmişti, ki o makine hâlâ Hoca'nın evinde muhafaza edilmektedir. 

Yine bilinmeyen bir ayrıntı: Turan Dursun, Canan Hoca'nın öğrencilerindendi ve henüz öğrencilik yıllarında İslam'a olan karşıtlığı biliniyordu. Ancak çalışkan biriydi Dursun ve Hoca bu öğrencisine asla haksızlık etmedi, sınıfı geçirdi. 


Bu resmi kendi öz kızını yeterli bulmadığı için sınıfta bırakan bir insanın resmi ile birleştirince anlıyoruz kaybımızın büyüklüğünü. 

Risale-i Nurlar'ı hadisler ile mezcederek anlatabilecek kadar nurlara ve hadislere hadislere hakim bir âlimdi Canan Hoca. Hayatının son döneminde ülkemizde ailenin tehdit altında olduğunu düşünüyor ve kitap çalışmalarını bu yöne yoğunlaştırıyordu. 


Bir de vakıf kurmak gibi bir niyeti vardı. Toplumun çözülmesinin ailenin çözülmesiyle başlayacağını çok iyi biliyor ve anlatıyordu. Güzel hayat yaşadı ve -inşallah- güzel atlara binip gitti. Acımız ve kaybımız büyük.

 http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_haber-portre-alimin-olumu_903570.html sayfasından alınmıştır...

Canan ki bir melekti, uçtu - Suat Yıldırım - 25 Ekim 2009



25 Ekim 2009, Pazar
Halkımız Canan Hoca'yı muhteşem bir katılımla asli vatanına teşyi etti.

Bu öyle bir uğurlama idi ki Ahmet Turan Alkan gibi bir edibimize 'Canan'ın Cenazesinde' başlıklı makaleyi yazdırdı:
'Kimse hareket etmediği halde yüzlerce elin binlerce parmağından aldığı küçük dokunuşlarla tabut eller üzerinde uçar gibi, kayar gibi, yüzer gibi hareket ediyor' tasvirini yaptırttı. Milletimiz onun kadrini sadece seng-i musallada bilmedi. 

Hayatında da onu takdir etti. Fakat cenaze namazında on bin kadar mümin toplu şehadetlerini fezaya yükselterek bu takdiri daha görkemli bir tarzda dile getirdi. 

İlahiyat fakültesinin içi, üst mahfeleri ve avlusu tamamen dolduğu gibi cemaatin bir kısmı fakülte bahçesine de taştı. Bu camide galiba ilk defa, cenazeyi mihraba yakın bir yere taşıyarak namazını edaya mecbur kaldık. 


Herkesten önce Başbakan'ımız Sayın R. Tayyip Erdoğan, cenaze merasiminden önceki akşam vefat haberi üzerine hocamızın faziletini özetleyen yazılı bir açıklama ile, milletimizi temsilen taziyette bulundu. 


Cumhurbaşkanı'mız Sayın Abdullah Gül, ertesi gün telefonla başsağlığı diledi. Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Kadir Topbaş, adeta bütün İstanbul adına cenaze namazında hazır bulundu.

Çünkü o, takdir edilip edilmediğine bakmaksızın, ömrünü ilme, irfana vermesinin yanında, İslam'ın güzelliklerini topluma yaymaya çalıştı. Davet edildiği her hayırlı toplantıya icabet ederek katkıda bulundu. Halkımız da onun kadrini bildiğini gösterdi. 

Milletine tercüman olan bir yönetimin olması ne güzel bir şey! Mesele sevilen bir akademisyenin büyük bir teveccühe mazhar olup olmaması değil. 

Önemli olan, İbrahim Canan Bey gibi zatların ilimlerinin ve hizmetlerinin toplumda makes bulması ve bu teveccühün, böyle bir kabulün bir göstergesi olmasıdır. 

İMANLA GENÇLEŞEN RUH

 
Onun beklenmedik vefatı, hayatla ölüm arasında mesafenin olmadığını, bir anda insanın ahirete geçebileceği gerçeğini göstermekle, insanlara etkili bir hatırlatmada bulundu. Bir perde aralayıp ahirete geçmiş oluyorsunuz, hepsi bu kadar! Ani ölümü, şu yönden de bir hayır ihtiva ediyor: Canan Hoca yetmiş yaşına rağmen, kendisini adeta otuzunda hissediyordu. 


Öylesine dinç, hayat dolu, zengin bir programı olan biri idi. Ama bu program şahsı veya ailesi ile ilgili değildi. Gevşeme, yaşlanma şöyle dursun, 'yoruldum, biraz dinleneyim' arzusu bile yanına yanaşamadan emanetini teslim edip göklere uçtu. 

Zeki, çalışkan, zamanını çok iyi değerlendiren bir insandı. Bu konudaki titizliği kütüphanelerimize 'İslam'da Zaman Tanzimi' adlı çok yararlı bir kitap kazandırdı. 'Vakit nakittir' atasözünü eksik bulur, 'vakitle nakit kazanılır, ama nakit kaybedilen vakti geri getiremez' derdi. 


Sabırlı, azimli, ümit dolu idi. Dindarlar aleyhindeki 28 Şubat süreci denilen baskı dönemi onu şu düşünceye sevk etti: Bu olay, sadece Türkiye'deki bazı yetkililerin işi değil. Sürecin, görünmeyen tarafında, ülkemizin Müslüman kimliği ile ilerlemesine karşı olan bazı dış mihraklar rol almaktadır. 

Onlar milletimizin; devletiyle, ordusuyla, adliyesiyle arasını bozma hesapları ile, bu mekanizmalar içinde yer alan bazı kişilerin vehimlerini harekete geçirip, çeşitli vesveselerle onlara yanlışlıklar yaptırmaktadırlar. 

Oysa milletimiz tarihinde bu kurumlarla karşılıklı güven içinde olarak yükselmişti. Geride böyle büyük bir plan olduğundan Müslümanların daha zor şartlara da hazırlıklı olmaları lazım. 

 Kur'an-ı Kerim'e ve hadis-i şeriflere dayanarak o zor şartlarda Müslümanların dini değerlerini nasıl muhafaza edebileceklerine dair işaretler aramaya başladı. 

Onun önemli prensiplerinden biri de şu idi: İnsanlara kudsi kaynaklara dayanarak yol göstermek gerekir. Şahsi otoritemizden çıkan öneriler şahsımızın gücü kadar iş yapar. 

Kudsi kaynaklardan delil göstermezsek insanımız 'bu adam kafadan atıyor' şeklinde değerlendirir ve onları yerine getirme hususunda içinde bir yaptırım gücü bulmaz'. Bu yoğunlaşması Aile İçi Eğitim adlı pek önemli bir kitap kazanmamıza vesile oldu. 

Yunus Sûresi'nin 87. ayetinden yola çıkarak en şiddetli baskılar altında bile aile ocağının bir hayat merkezi olarak nasıl bir eğitim tezgahı halinde işleyebileceğini ayetler, hadisler ve tarihî örneklerle ortaya koydu. 

CANAN'IN FEYİZ KAYNAĞI: RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI

 
Ayet ve hadislere (nakle) bağlı kalarak dinî nasları makul yorumlara kavuşturmak, böylece Müslümanların çağdaş poblemlerine bu kaynaklardan çözümler bulmaya çalışmak, onun hayatının başlıca gayesi oldu. 


Gerçekten, bu planı uygulamada dikkate değer bir maharet gösterdi. Onun içindir ki kırktan fazla kitabı, çok sayıda makale, konferans ve bildirilerinin tamamı yayınlandı. 

Rafta kalacak çalışmalar yapmadı. Hayatla, aktüel konularla yakından ilgilendiği için, yazdıkları toplumumuzda karşılık buldu. Kitapları defalarca basıldı. 

Tükenenlerin eksikliği kendini hissettirdiğinden basımları yenilendi, kitap piyasasında devamlı bulunan kitaplardan oldu. Kütüb-i Sitte Tercümesi 1988'den itibaren üç yüz bin nüshadan fazla basıldı. Birçok Müslüman Türk'ün başlıca kaynak eserleri arasında yerini aldı. 

Bu eser Abdurrahman İbn Deyba'nın (Ö.1537) Teysiru'l-Vusul adlı eserinin tercüme ve açıklamasıdır. Kitap tekrarlar çıkarıldıktan sonra en muteber altı kitapta yer alan 5.651 hadis ihtiva etmektedir. 

İbrahim Canan bu hadisleri tercüme etmekle yetinmeyip onları çağdaş Türk okuyucusunun anlayacağı şekilde açıklamıştır. Böylece 18 ciltlik bir Hadis Ansiklopedisi meydana gelmiştir. 

Onun başta gelen feyiz kaynağı, dinamiği Bediüzzaman Said Nursi ve onun Risale-i Nur Külliyatı'dır. Lise öğrencisi iken tanıdığı bu külliyata, hayatının sonuna kadar, elli yıldan fazla bir zaman vefa gösterdi. Okuyarak, okutarak bu eserlerden insanları yararlandırmaya çalıştı. 


Onun bu tutumunda, vefanın çok ötesinde, çok önemli bir sebep aramak gerekirdi. Bu Müceddidin, ülkemiz, hatta bütün Müslümanlar ve insanlık için, Kur'an'dan kaynaklanan kurtarıcı fikirleri vardı. Bu satırların yazarı olarak Vefatının 49. 

Yılında Bediüzzaman'la Helalleşme (Zaman Gaz. 23 Mart 2009) adlı acizane makalemde dile getirdiğim ihtiyaç, milletimizin ekseriyetindeki kolektif bir duygu olması itibarıyla, aynı yıl içinde, en yüksek temsil makamı tarafından dile getirildi. 

Türkiye Cumhuriyeti'nde ilk defa bir başbakan, "Bediüzzaman olmazsa Türkiye'nin maneviyatı eksik kalır." dedi. 85 senelik bir zulme son verme ihtiyacını, adeta milletimiz adına ikrar ederek Sayın Erdoğan tarihî bir görev yaptı. 

Cumhuriyet kurulmadan önce, başkanlığını Mustafa Kemal (Atatürk)'ün yaptığı TBMM, İstiklal Savaşı'nı desteklemesi sebebiyle 9 Kasım 1922'de onu Ankara'ya davet etmiş, Meclis'te resmi karşılama merasimi yapılmış, kürsüye davet edilerek konuşma yaptırılmıştı. 

(Bu tarihi taşıyan Meclis tutanaklarına bakılabilir). İbrahim Canan, Risale-i Nur hakkında İslam Aleminin Ana Meselelerine Bediüzzaman'dan Çözümler başlıklı müstakil bir inceleme yayınladı. 

Fakat hemen bütün eserlerinde, Bediüzzaman'dan öğrendiği Kur'anî ve Nebevî bakışın parıltıları görünür. Üstad'ının "Fihriste-i Efkarımdır" adlı 23 Mart 1909 tarihli makalesinde özetlediği tecdit programını Bediüzzaman'ın Fikri Programı Üzerine Bir Analiz kitabında tahlil edip açıkladı. 

Mesele, İ. Canan'ın bir meşrebe takılmasına indirgenirse çok büyük bir yanlışlık yapılır. Sadece kitap ismine bakarak bu hataya düşenler olabilir. Ama kitabı okuduktan sonra diyecekleri varsa, bunlar elbette tartışılabilir. Nitekim Nursi'nin eserlerini de önyargısız okuyanlar, onun fikri değerini takdir etmekten geri kalmamaktadır. 

VEFATINDAN ÖNCE DOSTA VEFA ZİYARETİ

 
Bütün Türkiye'de hatta dış ülkelerin de birçoğunda tanınan İbrahim Canan, pek sade yaşayan, öyle mütevazı, çevresindekilerle ilgilenen, mütebessim bir insan idi ki, kendisini ilk defa görenleri onun bu yapısı hayrete düşürür, ardından bu his, hayranlığa dönüşürdü. Onunla elli yıl süren arkadaşlığımda ondan incinmedim ve onu incitmedim. 


Peygamber Efendimiz'in (sas) tavsiyesini uygulama iştiyakı, Cenab-ı Allah'ın Canan ailesine yedi çocuk lütfetmesine vesile oldu. Bunların hepsini imam-hatip liselerinden mezun ettirerek üniversitelerde okuttu. 

Fedakâr, dirayetli bir öğretmen olan –fakat öğretmenliğini kendi çocuklarına has kılmaya mecbur kalan- eşi ile beraber, onları güzel bir şekilde yetiştirdi. Bir akademi ve matbaa gibi işleyen bu evde anne ve çocuklar, eserlerin dizgi, tashih gibi aşamalarında da hep pay sahibi oldular. 

İbrahim Bey onların bu faziletlerini çeşitli yerlerde dile getirmiş, mesela 'Aile İçi Eğitim' gibi kitaplarının önsözlerinde yazı ile tescil etmişti. Aile içi iletişim ve sohbetin önemini hem eserlerinde vurgulamış, hem de hayatında uygulamıştı. 

Ömrünü hadisleri öğrenmeye, anlatmaya ve tatbike vermiş bu zat, İslami alandaki hizmetleri bütün Türkiye'ye ve dünyaya yayılmış olan Fethullah Gülen Hocaefendi'yi gözden uzak tutamazdı. Uzak tutma şöyle dursun, onun ilmi ve hizmeti hakkında kalbi büyük bir takdirle dolu idi. 


Fethullah Gülen'in Sünnet Anlayışı adlı bir kitapla, onun hadis ilmindeki vukufunu, hadisleri nasıl işlevsel (fonksiyonel) kıldığını ortaya koydu. Bu dostunu senelerce bekledikten sonra dönmediğini görünce vefatından iki ay kadar önce Amerika'ya gidip onu ziyaret etmiş, orada on beş gün kalmıştı. 

Amerika'nın bazı şehirlerinde konferanslar ve sohbetler yapmış, döndükten sonra, "Hocaefendi'nin oradaki hizmetlerini işiterek onlar hakkında bir fikir edinmiştim. Ama işleri yerinde görünce, tasavvurumun çok ötesinde güzel işler yapıldığını gördüm." demişti. 

Başka bir arkadaşa şu temennisini ifade etmiş: "Ben yabancı dil olarak Fransızca ile ömrümü geçirdim. Ama dünya ile iletişim kurmak için İngilizce gerekli imiş. Onun için bu dili öğrenmeye başlamak istiyorum." On seneden fazla bir zamandır görüşemediği Fethullah Gülen'e farkında olmaksızın, sevk-i İlahi ile sanki bir veda için gitmiş oldu. 

Sayın Fethullah Gülen, kendi eserlerini hadis ilmi açısından inceleyen kitabından ötürü, ona bir teşekkür mektubu yazmak ister. Mektubunda şu iç mücadelesini dile getirir: "Yazsam, hakkımdaki takdir ifadelerini kabul etmiş olacaktım. 

Yazmasam nankörlük yapmış olacaktım. Ama sonunda nankörlük etmemek için yazmaya karar verdim" deyip, kendi hazm-ı nefs ve tevazuunu, Prof. Canan'ın ise faziletinin derecesini özetleyen güzel bir mektup gönderir. Vefatından yirmi gün kadar önce Ramazan Bayramı'nda ziyaret ettiğimde evinde bu mektubu beraber okumuştuk. 

KAPANMAYACAK 'HAYIR KAPILARI'
 

Makale için öngörülen hacim sınırını aşmak üzere iken, bazı güzelliklere vesile olacağını düşündüğüm birkaç hatırasını değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum. 

Yaklaşık on iki yıl önce İbrahim Bey, bir toplantıya katılmak üzere, ailesiyle Ankara'ya gitmişti. Özel arabasıyla gece yolculuğu yapıyordu. Gece yarısından sonra Bolu Dağı Kaynaşlı civarında kaza vaki olmuş, bariyere vurmuş. Allah'ın lütfu ile canlarına zarar gelmemiş. 

Bir otobüsle, hanımı ile yanındaki çocuklarını Ankara'ya gönderip kendisi arabanın yanında çekici beklemiş. Arabayı gönderdikten sonra bir otobüsle Ankara'ya, doğruca toplantı yerine yetişmiş. Toplantı sonunda durumdan haberdar olan arkadaşları hayrette kalmış. Bunca badireyi geçirdikten sonra, sadmenin tesiri ve az da olsa zedelenmesine rağmen beklendiği yere vaktinde gelmiş. 

Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan, "İ. Canan Hoca'mız, lisan-ı haliyle o gün bize unutulmaz bir ders verdi." diye bunu bana anlatmıştı. 

Ahirete veya dünyaya faydası olmayan malayani işlerden ve konuşmalardan vaktini çok kıskanırdı. Hatta bunun da ötesinde hayatın bitmek bilmeyen gerekleri, çocukların giyim, okul işleri, taksit, vergi ödemeleri, hastaneleri dolaşma, kitap basım ve yayınını takip etme, eşya alım ve tamirleri gibi, aile reisinin geniş zaman harcamasına sebep olan durumlar kendisini, tahmin edilemeyecek kadar üzerdi. 


Bir gün bunlardan hayli bunaldığı bir anda kendisine dedim ki: "Bunlardan sıkılmamızın sebebi, bu işleri hayatın dışında düşünmemizden ileri geliyor. Sırf ilim ve hizmet için çalışmak gerekirken, bunlar ayağımıza takılıp bizi uğraştırıyorlar, diye kendi kendimizi yiyoruz. 

Oysa bunları hayatın dışında görmeyip, hayatımızın ayrılmaz parçaları düşünürsek daha rahat ederiz." Güya kendimi ve onu teselli için söylediğim bu söz, o esnada kendisini bayağı rahatlattı. Ama sonra bu bakışı ciddiye alıp almadığını pek bilmiyorum. 

İbrahim Bey hakkında karaladığım bu yazımın, en önemli gördüğüm kısmını sona bıraktım. Onun çok önem verdiği bir "Aile Vakfı" projesi vardı. Projesini ayrıntılı hale getirmiş, birkaç yerde sunumunu yapmıştı. 


Gençleri aile kurmaya hazırlama, onlara sorumluluk bilincini aşılama, hayatın gayesini anlatma, mesken seçimi, evlerin fiziki nitelikleri, aile içinde eşlerin birbirlerine ve çocuklarına davranışlarını iyileştirme, büyükanne ve büyükbabanın konumları, aile bağlarını güçlendirecek hususlar, ailenin öğretmekle sorumlu olduğu şeyler, çocukları hayata hazırlama, eşler arası ihtilafta yapılması gereken şeyleri kapsayan bu projeyi mahdut yerlerde açılan kurslar halinde değil, en küçük yerleşim birimlerine kadar yayılan pek geniş bir ağ halinde düşünüyordu. Bunun uygulanması güçlü bir finans, geniş ve liyakatli bir kadro gerektiriyordu. 

Ama tatbik edilemeyecek bir proje değildi. Bu konuda faydalı olabileceğini umduğum birkaç kişiye, kendisini teşvik edip konuyu sunmasını sağladım. 

Dinleyenler sonunda "Güzel, fakat diğer işlerimizin yanında böyle bir yükü üstlenmemiz çok zor." anlamında sözler söylediler. "Küçük çapta bir pilot uygulama ile başlatalım." diyen oldu. Buna da razı olup bir başlangıç yaptı. 

Katılanlar iyi sonuç alıp takdirlerini bildirdiler. Ama marifeti geliştiren bir iltifat olmayınca, vakıf ibtidaya geçmedi. 

Bu işi gerçekleştirebilecek kadronun, "diğer işlerinin yanında bunu da yüklenme" imkanı bulabilecekleri günlerin geleceğini ümid edelim. 

Vefatla kapanmayan üç hayır kapısından hepsinde eserler bırakan bu güzel insanı Rabb'imiz rahmetine gark etsin ve bu önemli projesinin hayata geçirilmesini de rahmetiyle lütfetsin.

 http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-suat-yildirim-canan-ki-bir-melekti-uctu_907384.html sayfasından alınmıştır...

Yeryüzü bir kalbur dostları eliyor - Hekimoğlu İsmail - 18 Ekim 2009

Hekimoğlu İsmail



Her dostu rahmetle anmak için bu köşemde yazmak istiyorum fakat dostlar ardı ardına gitti...

Evvela Mustafa Necati Bursalı, sonra Ergun Göze ve şimdi de İbrahim Canan... Hepsi peş peşe gitti...Azrail'e yetişemiyorum ki hepsiyle ilgili yazı yazayım...
Ömrü biten, eceli gelen gidiyor. Sanki yeryüzü bir kalbur olmuş, dostları eliyor. 

İbrahim Canan ve Ergun Göze gibi insanları tasvir etmek çok kolay: Onlar şuurlu birer Müslüman'dı.
İbrahim Canan... O muhterem, muhaddisti. Kütüb-ü Sitte'yi tercüme etti. Değil ki Kütüb-ü Sitte'yi okumak, fihristini okumak bile başlı başına bir ilimdir. 


Şimdi onun mezarında, yani o toprak yığınında koskoca bir kütüphane yatıyor.
Gidenlerin yeri doldurulamaz derler amma, ben buna inanmıyorum. Çünkü sevk-i İlahi, bir zamanların küçücük çocuğunu en büyük alim seviyesine çıkarabilir. İslamiyet kıyamete kadar devam edeceğine göre hicri her asırda bir müceddit geleceği gibi, sık sık da İslam alimi gelecektir. 


Ezanlar okunuyor... 


Bu yazıyı yazarken, okunan ezanın hemen arkasından muhterem hocam İbrahim Canan toprağa verilecek... 


Her ayet çok mübarektir amma "Biz insanı topraktan yarattık" (Hacc, 5) ayetine ayrıca hayranım... 


Çünkü ilim ispat etti ki, insanın yapısında 16 element vardır. Bu 16 element aynen toprakta vardır. 

Böylece ölen insan hem bedenen hem ruhen geldiği yere gidiyor... "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn... 

Şüphesiz biz Allah'tan geldik ve şüphesiz dönüşümüz O'nadır." (Bakara, 156) 


Bir başka âlem var ki, petekten çıkan arı, uçarak yüzlerce metre gidiyor. Çiçeği eliyle koymuş gibi buluyor ve alınması gereken kısımları alıp bal yapıyor... 


Bir başka âlem var ki, rüyalarda ayaksız gezip, elsiz işler yapıyoruz. Gözlerimizi açmadan görüyoruz, kısa bir zamanda uzun bir hayat yaşıyoruz... 


Bir başka âlem var ki, yağan kar tanelerinde dantel gibi şekiller görülüyor. 


Bir başka âlem var ki, anne karnında nur topu gibi bir çocuk hazırlanıyor ve dünyaya gönderiliyor. 


Bütün bunlar gösteriyor ki, ahiretin varlığına inanmayan, cehaletini ilan etmiş olur... 


Hiçbir şey başı boş değil!.. Sayılı nefes, sayılı lokma... 


Ey insan! Kendi hayatını seyrettiğin zaman yüzünün kızarmasını istemiyorsan ahirette seni utandırmayacak bir hayat yaşa... 


Ey insan! Kendi hayatını seyrettiğinde başını önüne eğmek istemiyorsan seyredebileceğin bir hayat yaşa... 


Allah, Rahman ve Rahim'dir. O'nun rahmeti her şeye yeter. Biz de O'na sığınıyoruz... 


İbrahim Canan, bir ummandır. Biz o ummandan bir damla su aldık. O ummanı anlatamayacağım için, Allah bütün Müslümanlara rahmet etsin deyip, burada susuyorum... 



18 Ekim 2009, Pazar
 http://www.zaman.com.tr/aile-saglik/yeryuzu-bir-kalbur-dostlari-eliyor_904726.html sayfasından alınmıştır...