Doymak bilmeyen bir merakı vardı; bütün sosyal bilimlerle, hatta tıpla uyanık bir zekâ ile meşgul olmuştu. Rahmetli Ayhan Songar, iyi bir tıp alimi idi, hanımı da doktordu. Hanımında bir hastalık ortaya çıkmış, sebebini bir türlü bulamıyorlarmış.
Laftan lafa iş Peyami Safa’ya intikal edince, bir Fransız dergisinde bu hastalığı okuduğunu söyleyerek, bunun için gerekli olan ilacın adını vermiş. Ayhan Bey’in hanımı bu ilaçla iyileşmiş.
Makalelerini, romanlarını okuduğum Peyami Safa, bir devdi; tabii o zamanlar ülkemizde televizyon yoktu, yazdığı cümleler benim kurduğum o müşekkel hayatı tamamlıyordu.
Nihayet bir konferansta kendisini görünce hayallerim yıkıldı; ufak tefek bir adam gelip kürsüye oturmuştu. Konuşmaya başlayınca devleşen o adam, birkaç dakika sonra hayalimi aştı.
Çelimsiz olmasına rağmen hayata karşı cesurdu; çünkü onu öldürmeyen darbelerin arasından geliyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın yokluk yıllarında devlete sırtını dayayan bir öğretmenin, istifa edip basın hayatına atılması her babayiğidin yapacağı iş miydi?
Ağabeyiyle “Yirminci Asır” adında bir akşam gazetesi çıkardılar. Daha on sekiz yaşındayken “Asrın Hikâyeleri” başlığı altında edebiyatla ilgili çalışmalarını yayımladı.
Hayat gaileleri arasında tahsilini tamamlayamadı; kendisini yetiştirmek için büyük ihtirasla kitaplara sarıldı. Hayattan ve kitaplardan aldıklarını sanatkârca eserlerine katmasını bildi; onları renklendirdi. Edebiyatımıza tez romancılığını getirdi; mesela “Fatih-Harbiye” Batılılaşma maceramızı anlatmaktadır.
“Doğu-Batı Sentezi”nin üzerinde durdu; bu iki dünya arasında durumumuzun ne olması gerektiği soruları hakkında bizleri düşündürdü. “Bir Tereddüdün Romanı”nda Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra insanlığın geçirdiği manevi buhranı ele aldı; dünyanın değişik yerlerinde onun gibi sanatkârlar olsaydı, herhalde insanlık bugünkü halinden çok farklı olurdu.
“Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” çocukluğunda yıllarca pençesinde kıvrandığı bir hastalığın hikâyesidir, kesinlikle basit olmayan, sade, aynı zamanda canlı bir üslupla kaleme alınmıştır. Kitapta kahramanın adı yoktur, zira kendisidir.
Bu konuda vermiş olduğu bir röportajda eserini şöyle değerlendirir: “Otobiyografik romanlar bizim yaratma hürriyetimizi kısıtlarlar. Orada biz sayısız imkân ve ihtimallerden bazılarını tercih hürriyetinde kaybeder, bir tanesi üzerinde billurlaşmaya mecbur kalırız.
Bence onun için “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nun güzel yerleri varsa, bunlar herhalde yaşanmamış hayat parçalarıdır. Size garip gelecek, fakat bana öyle geliyor ki romanda yaşanmamış kısımlar, yaşanmışlardan daha gerçekçidir.
Çünkü roman, olağanı olmuş göstermek sanatıdır. Yoksa hatırattan farklı olamazdı. Biri yaratma, öteki hatırlatmadır.” Röportajdaki şu cümleler romanımızın gerçek hüviyetini ortaya koymaktadır; “Romanımız insan ruhunun kapısı önündedir ve içerden gelmeyen gizli sesleri duyabilmesi için henüz eşiğini aşmış değildir.
Kaba haykırışlardan ziyade, deruni mırıltılarla gizlenen dramı keşfedinceye kadar tek bir insanın hayatı ne onu ne de okuyucularını alakadar edecektir. Türk romanı insana baktığı halde, insanı görmüyor.”
“Mahşer” ile “Canan”ı, geçinmek ve yeni teşekküle başlayan edebi isteklerle yazdığını söyler. Aslında bu romanların edebiyatımızda bir yeri vardır. Ama o, mükemmelliği aradığı için eserlerini küçümser. Aldığı mesafeler onu tatmin etmez.
Bütün yetenek ve enerjisini sanata vermeyişini şöyle dile getirir: “Kitaplarımı sakatlayan kusurların benden olduğu kadar, benim çalışma şartlarımı aleddevam berbat etmiş bir cemiyetin vermiş olduğu huzursuzluk, refahsızlık ve emniyetsizlikten doğduğunu söyleyeceğim.
On dokuz senelik yazı hayatımda, bu cemiyet bana bir haftalık istirahat hakkı vermemiştir. “Bir Akşamdı” ve “Şimşek” romanları, gazeteci Peyami Safa’ya baş kaldırmışlardır.
O tatmin olmasa da Türk romanının zirvelerinin arasındadırlar. “Matmazel Noraliya’nın Koltuğu”nda büyük bir psikologla karşı karşıyayız.
Beethoven için “Dokuzuncu Senfoni” ne ise, “Yalnızız”da Peyami Safa için odur. Sanki tüm yazdıkları onu vermek için hazırlıktı.
Milletimizin bu büyük evladını rahmetle anıyoruz.
http://www.zaman.com.tr/mehmet-niyazi/gecmislerimizin-kiymetini-bilmeliyiz_2226140.html sayfasından alınmıştır...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder