16 Ekim 2011, Pazar
İbrahim Canan Hoca'mızın hayali gözlerimin önüne geldi.
Başını hafifçe öne eğmiş, sağına soluna bakmadan vakur adımlarla, mahşere gidiyor gibi yürüyordu yine.
Kur'anî ve Nebevî parıltılar vardı davranışlarında. Sonbaharın ağaçlarda ağladığı bir ekim günü ansızın aramızdan ayrılışı bile, hayatla ölüm arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu hatırlatmıştı bize.
Başını hafifçe öne eğmiş, sağına soluna bakmadan vakur adımlarla, mahşere gidiyor gibi yürüyordu yine.
Kur'anî ve Nebevî parıltılar vardı davranışlarında. Sonbaharın ağaçlarda ağladığı bir ekim günü ansızın aramızdan ayrılışı bile, hayatla ölüm arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu hatırlatmıştı bize.
Bağlarbaşı'nın maneviyat merkezi olan bu kutlu mabedden içeri girdiğimde, kubbelerin kemiklerini çatırdatan yanık bir ses Enbiya Sûresi'ni okuyordu. İçerisi oldukça kalabalıktı.
Kimi dev sütunlara sırtını dayamış, kimi ayrılığın acısını daha bir derinden hissetmek istercesine soğuk mermer minbere yaslanmış, kimi de okunan mevlidi daha bir içerisine çekmek istercesine mihrabın karşısına diz çökmüş öylece oturuyordu.
Minberin kıble tarafında, hep Canan Hoca'mızla birlikte görmeye alışık olduğumuz Suat Yıldırım Hoca'mız duruyordu. Şimdi ikizini yitirmiş yalnız bir kuğu gibi düşünceliydi.
O gün orada her şey, her söz, her hali hatırlatıcı olan Canan Hoca'mızı hatırlatıyordu. Hayali gözlerimin önüne geldi. Başını hafifçe öne eğmiş, sağına soluna bakmadan vakur adımlarla, mahşere gidiyor gibi yürüyordu yine. Kur'ani ve Nebevi parıltılar vardı davranışlarında.
Sonbaharın ağaçlarda ağladığı bir ekim günü ansızın aramızdan ayrılışı bile, hayatla ölüm arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu hatırlatmıştı bize.
Hayatı boyunca hep halkın içinde olmuştu. Vakarlı ve vefalı bir insandı. Büyük bir Hadis otoritesi olmasına rağmen, kitap ve yazılarında Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Hadis'te müstesna biri olduğunu, çağımızın 'Işık Süvarileri'ni yetiştirip, dünyanın dört bir yanına göndermesiyle de büyük bir aksiyon adamı olduğunu teslim etmesi pek az ilim ehline nasip olacak bir yücelikti.
Bununla yetinmemiş, vefatından iki ay önce okyanuslar aşarak adeta veda mahiyetinde olan ziyaretiyle de ona olan özlem ve vefasını göstermişti.
Canan Hoca'mız zarifti, incinse de incitmezdi. Bazen boşanmaya kadar varan aile içi huzursuzluklar, zarif kalbini çok incitir, anne-baba sağ olduğu halde öksüz kalan çocuklar belini bükerdi.
Bir aile akademisi kurmaktı hep hayali. Evi, değerli eşi Zarife Hanım'la birlikte inşa ettikleri bir cennet bahçesiydi.
Sözüne sadıktı. Son gece, Yalova'dan dönerken evini arayarak 'yatsıyı birlikte kılalım' demişti ama bu son sözünü yerine getirememişti. O yatsı namazı onsuz kılınmış, seccadesi boş kalmıştı.
En tatlı bir hatıra ışığı olan babasının o seccadesini kızı Belkıs Hanım gözleri dolu dolu; "Bu seccade her zaman buradaydı, kuşluk, teheccüd gibi rutin namazlar için değil, babam çalışma ve sohbet aralarında da durmadan namaz kılardı.
O kadar ki onu çalışırken göremediğimizde daim yerde serili duran bu seccadesinde namaz kıldığını anlardık." diye anlatıyordu.
Eşi Zarife Hanımefendi bir mektep, bir matbaa gibi işleyen o bereketli ev için; "Yatak odası da dahil evin her bir köşesinde ona ait ya bir kitap, ya bir kağıt, ya bir kalem bulursunuz." diyordu.
Çalışma sandalyesinde o her zaman sırtında görmeye alışık olduğumuz gri yeleği, masasında kitapları, bilgisayarı ve kendisiyle bütünleşmiş o ıslak gözlüğünün öylece durduğunu hayal ediyorum.
O gün talebeleri olduğunu düşündüğüm güzel sesli hafızların okuduğu o ilahi çınlıyor hâlâ kulaklarımda: Sevdik seni, canan diye sevdik.
http://www.zaman.com.tr/cuma_canan-diye-sevdik-seni_1191113.html sayfasından alınmıştır...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder